SosyalBilgiDepoAnasayfaTakvimGaleriSSSAramaGiriş yapKayıt Ol
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» 2009-2010 YILI 8. SINIFLAR T.C. İNKILAP TARİHİ DERSİ BEP YILLIK PLANI
C.tesi 10 Kas. 2012, 12:07 tarafından atk111

» CUMA NAMAZI NASIL KILDIRILIR?
Paz 04 Eyl. 2011, 12:02 tarafından SBÖ

» liquid fish oil benefits
Salı 02 Ağus. 2011, 10:39 tarafından Misafir

» LALE, ALLAH'I SİMGELER NİÇİN?
Ptsi 04 Tem. 2011, 09:25 tarafından SBÖ

» SÖZLEŞMELİ ÖĞRETMENİN KADROYA GEÇİŞİ İÇİN İLGİLİ DİLEKÇE BURDA!
Salı 07 Haz. 2011, 06:25 tarafından SBÖ

» MÜFETTİŞLERİN İSTEDİĞİ ŞÖK TOPLANTISI TUTANAĞI ÇİZELGESİ 2009-2010
Çarş. 18 Mayıs 2011, 18:58 tarafından 06fatih06

» KAN TAHLİLİ YAPTIRDINIZ YORUMLAMASINI İSTİYORSUNUZ? BUYRUN!
Perş. 10 Mart 2011, 15:19 tarafından SBÖ

» OSMANLI PADİŞAHLARININ KABİRLERİNİN HANGİSİ, HANGİ İLİMİZDE Mİ?
C.tesi 05 Mart 2011, 15:51 tarafından SBÖ

» HZ. MUHAMMED (SAV) HAYATI - KRONOLOJİK OLARAK -
Salı 15 Şub. 2011, 00:19 tarafından SBÖ

» HZ. PEYGAMBERİMİZ DOĞDUĞUNDA MEYDANA GELEN MUCİZELER!
Salı 15 Şub. 2011, 00:05 tarafından SBÖ

» TÜRKLERDE VE OSMANLIDA ARMA GELENEĞİ
C.tesi 22 Ocak 2011, 12:22 tarafından merien

» YİNE DİZİ YOLUYLA TARİHİMİZE SALDIRI!-MUHTEŞEM YÜZYIL
Paz 09 Ocak 2011, 11:52 tarafından SBÖ

» ANADOLU LİSELERİNE ÖĞRETMEN ALIMI - 2010
Cuma 24 Ara. 2010, 13:25 tarafından SBÖ

» Coğrafya 9.Sınıf Harita Bilgisi-Sunular
Salı 02 Kas. 2010, 10:16 tarafından SBÖ

» sana geliyorum mevlana
Ptsi 25 Ekim 2010, 16:20 tarafından büşraavcıoğlu

» ÖĞRETMEN NOT DEFTERİ RESMEN KALDIRILDI!
Perş. 07 Ekim 2010, 08:10 tarafından SBÖ

» OKULLARIMIZDA OLMASI GEREKEN GÖRGÜ KURALLARINDAN BAZISI!
C.tesi 18 Eyl. 2010, 06:51 tarafından SBÖ

» MEMURLARA VERİLEN ÇOK ÖNEMLİ 58 SOSYAL HAK!
Ptsi 13 Eyl. 2010, 08:50 tarafından SBÖ

» OY KULLANMA KLAVUZU - RESİMLİ ANLATIMI
C.tesi 11 Eyl. 2010, 08:17 tarafından SBÖ

» MADDE MADDE ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ - 2010
Çarş. 08 Eyl. 2010, 15:16 tarafından SBÖ

Seçme Makaleler

Paylaş | 
 

 İSMET İNÖNÜ KİM?

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 12:50

İSMET PAŞA MUAMMASI


Değerli vadii.forum üyelerimiz elime geçen bu bilgi üzerine sizlerle bir fikir cimnastiği yapmak istedim. Buyrun:

"Başta saçma gibi görünse de ilginç yanları var...

İsmet Paşa TÜRK SİYASİ TARİHİ'nde ibretle incelenmesi gereken sinsi bir yaratıktır!.. Aslında biz İSLAMİYET gereği "ölünün arkasından konuşma"yı sevmeyiz... Ne var ki, İsmet Paşa'nın verdiği zarar ölmesiyle sona ermemiştir... O, hâlâ ülkemizi etkilemekte, onun politikası TÜRKİYE'de "******çülük" sanılmaktadır!..

Bu yanlışa son vermek, ancak İsmet Paşa'yı iyi tanımakla mümkündür!.. Yazımız bu amaçla hazırlanmıştır.

Bu kişinin doğum yerinden, siyasi niyetlerine kadar her şeyi yanlış anlatılmış, yanlış öğretilmiştir!.. 1884-1973 arasındaki uzun ömrü boyunca hep yanlış saflarda yer almış, büyük hatalar ile TÜRKİYE'yi sıkıntıya sokmuş; fakat hep kahraman, hep başarılı, hep akıllı tanınmıştır!..

İsmet Paşa Malatyalı bilinir!.. seçimlere hep oradan katılmıştır. Hatta oraya heykeli bile dikilmiştir!.. Ama Lozan görüşmeleri sırasında Rıza Nur'a itiraf ettiği gibi, BİTLİSLİ'dir!.. Malatya ile ilişkisi, babasının orada "mahkeme başkatipliği" yapmasından ibarettir!..

İsmet Paşa'nın anası ve babası hakkında açık bilgi yoktur... Şevket Süreyya, annesini Deliorman Türkleri'ne bağlar. Babasının da Bitlisli Kürümoğlu soyundan gelme halis TÜRK olduğunu ispata çalışır, ama zorlama olduğu her cümlesinden bellidir... Ama ne anasının, ne de babasının ailesine ait herhangi bir resim, belge gösteremez...

İsmet'in ailesi Malatya'da "Haçikler" diye tanınırdı... Bilindiği gibi "Haçik" kelimesi, Ermeniler'in kendilerine verdikleri addır!..

Yine Rıza Nur'a "Bitlis'te TÜRK var mı?" diye sormasından, kendisini TÜRK saymadığını çıkartmak zor değildir!..(Bak Milli Kıyam, Dr. Rıza Nur) Konuşurken hep ecnebiler gibi TÜRKYA derdi!.. TÜRKİYE kelimesine dili dönmezdi!

İsmet 1907 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girmiş ve Cemiyet'in diğer üyeleri gibi masonluğa bulaşmıştı... Bilindiği üzre, Cemiyet üyesi olup ta mason olmayan tek kişi MUSTAFA KEMAL'di!.. Kendisi 1909 yılındaki 2. Kongre'de "Cemiyet'in masonlukla ilişkisinin kesilmesi" talebinde bulunmuş, ancak bu teklifi rağbet görmemişti. MUSTAFA KEMAL'in o tarihten sonra Cemiyet'le de rabıtası zayıflamıştır... Ancak nedense İsmet'in masonluğu bugün Masonlar tarafından da kabul edilmez... Daha doğrusu birileri bu gerçeği saklar!.. Çünkü İsmet, bilhassa 2. Dünya Harbi'nden sonra, tamamen BATI'ya çalışmış biridir... Onu deşifre etmek istemezler!..
İsmet Paşa'nın en bariz özelliği "çabuk tavır değiştirebilmesi"dir... Buna açık tabiri ile DÖNEK denir. Ama bu dahi onun "meziyet"i olarak değerlendirilmiştir.

İsmet Paşa'nın 1. Cihan Savaşı sırasında hiç bir başarısı yoktur!.. Cihan Savaşı'ndan sonra da hızlı AMERİKAN MANDACISI'dır!.. MUSTAFA KEMAL'in Şişli'deki evinde yapılan müzakerelere katılmazdı... Anadolu'ya sonradan geçenlerdendir... Erzurum kongresi sırasında bile İstanbul'da idi.(23.7.1919) Bahanesi de o tarihte yeni evlenmiş olmasıdır... Karısının koynundan çıkıp gidememiştir!..MUSTAFA KEMAL ülkeyi kurtaracak çareler peşinde koşarken o, Kâzım Karabekir'e "Ağa olup çiftçilik yapmayı" teklif etmişti!.. (Ş.S. Aydemir, 2. Adam 1.Cilt, sf.127)

İsmet Paşa MİLLİ MÜCADELE'nin başarı ihtimalinin arttığını görünce, "mandacı"lıktan vazgeçip, "kuvva-yı milliyeci" olma yolunu seçmiştir... ANADOLU'ya esas geçişi 9 Nisan 1920'dedir.
O tarihten itibaren de MUSTAFA KEMAL'in bir numaralı dalkavuğu kesilmiş, onun hiç bir sözünden çıkmamıştır... Daha doğrusu, "çıkmıyor" görünmüştür!..

Ancak bunu öyle ustaca yapmıştır ki, dalkavuklardan tiksinen ve onları yanından hakaretlerle uzaklaştıran ATATÜRK, son dönemlere kadar bunun getirdiği zararın farkına varmamıştır!..

İsmet Paşa nerede kudretli ve değerli birini görürse, hemen onu tepelemeye kalkardı... İşin kolayını da bilirdi. Rakibini ATATÜRK'e onun şahsi düşmanmış gibi gösterir, onu aldatırdı!.. Böylece çok sayıda değerli insanı ATATÜRK'ün yanından uzaklaştırmış, rakipsiz kalmaya çalışmıştır... Bütün bu marifetlerini ilerde teker teker işliyeceğiz.

İsmet Paşa, yüzüne karşı son derece bağlı göründüğü ATATÜRK'ün arkasından dolap çevirmekten de geri kalmamıştır... Kendi menfi düşüncelerini ATATÜRK'ün samimi dostlarına mal ederek kabulunü sağlamış, hatalarını onların üzerine atarak hem suçlanmaktan kurtulmuş, hem de ATATÜRK'ün yalnız kalmasına yol açmıştır... Maalesef ATATÜRK uzun süre bunun da farkına varamamıştır. Vardığında, neye karar verdiğini ilerde belirteceğiz.

İsmet Paşa sinsi yaklaşımı ile ATATÜRK'ü bazı konularda etkilemeyi başarmış ve onun, yankıları hâlâ süren bazı hatalar yapmasına sebep olmuştur.
O, "inönü" soyadını bile haketmeden almıştır!..

İsmet ne 1. İnönü Savaşı'nı, ne de 2. İnönü Savaşı'nı kazanmıştır!.. Ne de Lozan'da başarı elde etmiştir! Onun hakkındaki bütün efsaneler Cumhurbaşkanlığı döneminde (1938-1950) çıkarılmıştır. İsmet bu dönemde kendisi aleyhindeki bütün belge ve kayıtları da imha ettirmiştir!.
O sadece hata üstüne hata yapmış, ama talihin garip bir cilvesi sonucu, hep son anda başkalarının gayreti ile kazanılan zaferin, başarının üstüne oturmuştur!..

MUSTAFA KEMAL, ANADOLU'nun işgaline direnen grupların başına kolay geçmişti ama, kısa bir süre sonra çevresinde kendisine ayak uydurabilecek fazla adam olmadığını görmüş; hele savaş ciddiyet kazanınca sürekli muhalefet ile karşılaşmıştı.

Vatanperver ama ne yapacağını bilmeyenler, memleketi batırmış olan İttihatçılar, çeteciler, Bolşevikliğe özenenler; İngiliz, Fransız, Amerikan mandacıları, MUSTAFA KEMAL'in başına geçtiği ekibi oluşturan kişilerdi... Bunların arasında kendisine bağlı ve tam olarak güvenebildiği pek az insan vardı.

İşte bu yüzden İsmet Paşa, ANADOLU'ya geçtiği andan itibaren koyunun olmadığı yerde "Abdurrahman Çelebi" olmuştur!..(1)

1. İnönü Zaferi diye bir şey aslında yoktur... Tamamen İsmet Paşa'nın Cumhurbaşkanı olmasından sonra uydurulmuş, hayali bir meydan muharabesidir... Eğer olsaydı, "Siz aynı zamanda milletin makus talihini yendiniz" telgrafı o savaşta çekilirdi!.. O tarihlerde Yunanlar ile meydana gelen çatışmalar da, aslında başkalarının gayreti ile kazanılmıştır.
Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMAL'in emriyle Moskova'ya gidip, Sivastapol'daki 5 milyon mavzer fişeğini alıp, kaçakçılar vasıtasıyla 24 saatte Sakarya Nehri ağzına taşıtmıştı.

Eğer Ali Fuat Paşa bu cephaneyi yetiştirmeseydi, Yunanlar tüfeklerini omuzlarına asıp istedikleri yere gidebilirlerdi... Çünkü ordumuzun atacak mermisi yoktu!..

Mermiler oradan kağnılarla cepheye yetişmiş, 2 gün sonra 1. İnönü Savaşı diye bilinen çatışmalar başlamıştır!.. Ama İnönü ovasında iki büyük ordunun kıyasıya döğüşmesi gibi bir şey olmamıştır. (9.1.1921) Bu savaş NUTUK'ta 2-3 cümle ile geçiştirilmiştir.

İsmet bey, Çerkez Ethem'i tepeleme konusunu kafasına öyle takmıştı ki, Bursa'daki Yunan kuvvetlerine karşı sadece bir piyade tümeni bırakarak, iki piyade tümeni ve bir süvari tugayını Kütahya yönünde toplamıştı... Uşak'ta bulunan Yunan ordusunun karşı da yalnız bir tabur bırakarak iki piyade tümeni ve yedi süvari alayını yine Kütahya'ya çekmişti.

Türk güçlerinin birbirine girmesi üzerine Yunan generali Meneta, Çerkez Ethem'in işini kolaylaştırmak üzere 4 günlük mütareke aktetti... Bu suretle serbest kalan Ethem'in güçleri Gediz'e giren İsmet Paşa'nın askerlerine saldırdı. (8.1.1921) Yunan ordusu dinlenirken, İsmet Bey'in iki tümeni bozularak Kütahya'ya doğru çekilmeye başladı... Çerkez Ethem onları kovalarken Yunan uçakları da durumu fırsat bilerek İsmet'in ordusunu bombalamaya girişti... İsmet Bey ancak Alayurt, Kütahya dolaylarında sırtını demiryoluna dayıyarak ve taze kuvvetler alarak bir savunma hattı kurabildi... Ethem ise geceden yararlanarak 150 kişilik bir süvari birliğini İsmet Bey savunma hattının arkasına geçirmişti... Çatışma sürdükçe İsmet Bey'in birliklerinden Ethem saflarına sığınanların sayısı arttı.

Aynı gün öğleden sonra İsmet Bey'in askeri talihi parlamadan sönmek üzere iken, Rafet Bey'in süvarileri yetişti... Çerkez Ethem'in sağından ve arkasından saldırdılar. Ancak kurt bir savaşçı olan Ethem bunu düşünmüş, tedbirini almıştı... Rafet Bey'in güçlerini püskürttü.

İşte bu sırada Ethem'in Yunan güçleri karşısında bıraktığı taburdan haber geldi... Uşak ve Bursa'daki Yunan birliklerinin İnönü'ye doğru saldırıya geçmişlerdi... İsmet onların önünü açık bıraktığı için fırsatı değerlendirmek istiyorlardı!..

Çerkez Ethem bunun üzerine İsmet'le uğraşmayı bırakıp Gediz yönüne çekildi... İsmet bir kere daha paçayı kurtardı!.. Çekilen Ethem güçlerini savaşmadan takibe başladı... Bu arada Yunan birliklerinin İnönü'ye doğru yürüdükleri haberini aldı. Aklı başından gitti!.. Çünkü hemen bütün ordu Ethem'in peşinde ve Gediz civarında idi... Eğer Yunan ordusu hızlı bir yürüyüş temposu tutturursa, İnönü'ye varır, Eskişehir'i ele geçirebilirdi!.. Böylece Ankara yolu onlara açılmış olurdu!

İsmet, bunun üzerine yine karar değiştirdi... Kestirmeden gidebilmek için yazın bile üstü karlarla örtülü Murat Dağı'nı dolaşarak İnönü'ye inmeye karar verdi... Türk askerleri toplarla, bütün ağırlıklarla 18 saatlik zorlu bir yürüyüşle menzile vardıklarında, düşmanın henüz gelmemiş olduğunu görerek sevindiler... İsmet'in düşman önünde bıraktığı 24. Tümen gibi küçük kuvvetlerin direnmesi ve yavaş yavaş gerilemesi, Yunan ordusunu engellemiş, Türk birliklerine zaman kazandırmıştı!..

Türk ordusunda 8.500 er, 417 subay, 6.000 tüfek, 18 hafif, 48 ağır makinalı tüfek, 28 top vardı... Arkadan gelen bazı taburlarla asker sayısı biraz daha arttı. Yunan ordusunda ise 15.816 er, 427 subay, 12.000 tüfek, 270 hafif, 80 ağır makinalı tüfek ve 72 top vardı.

Yunanlar İnönü yönündeki ilk saldırıyla birlikte önemli bazı tepeleri ele geçirdiler... Albay İsmet Bey'in yürüyüşü engellemek için yaptığı saldırılar etkisiz kaldı. Durumu Ankara'ya bildirdi... Mustafa Kemal hemen müdahale ederek cepheyi belirli bölgelere ayırdı. Orta cepheyi zayıf bulduğu için bir alay daha gönderdi.

Düşman Çerkez Ethem'i bertaraf edince, kolayca Eskişehir'e gireceğini ve Ankara yolunu açacağını sanmıştı... Ama avurtları çökmüş, soğuktan parmakları mosmor kesilmiş Anadolu çocukları oldukları yerlere mıhlandılar ve düşmanın ilerlemesine fırsat vermediler!..

Ne varki, İsmet'in tanzimiyle orta cephede zayıf kalmış birlikler yoğun sisten düşman askerlerinin kendileriyle kanatlar arasına sızdığını farkedemediler ve birden Türk ordusunun sağ ve sol kanadı arasındaki bağlantı koptu!... Durum ancak sis kalkınca farkedildi... Bunun üzerine İsmet Bey ÇEKİLME emri verdi!.. Yunan kuvvetleri bizim askerlerin İnönü ovasında bıraktığı siperlere girdiler, ancak yeni savunma hattına saldıramadılar... Onlar da yıpranmıştı!..

8 Ocak'ta çatışmadan çekinen İsmet, 11 Ocak 1921'de RİCAT(geri çekilme) emri vermeye hazırlanıyordu ki, güneş doğduğunda Yunan birliklerinin çekilmekte olduğunu gördüler!.. Düşman daha fazla savaşmaktan vazgeçerek, ölülerini, bir kısım silah ve malzemeyi harp sahasında bırakarak batıya doğru harekete geçmişti!..

Bu bakımdan eğer bir "zafer" varsa, bu zafer İsmet Bey'e değil; cephane yetiştiren Ali Fuat Paşa'ya, Karadeniz takalı denizcilere, kağnılı köylülere, o soğukta çıplak ayak düşmana direnen 24. tümene ve isimsiz askerlere, ve yetişip İsmet'i Çerkez Ethem'in elinden kurtaran Rafet Bey'e mal edilmelidir.
Ama acaba Çerkez Ethem gibi değerli bir insanla ordusu, Yunan savaşının en kritik günlerinde silahla bertaraf edilmese, kendisi Yunan kollarına itilmese, olmaz mıydı?.. Başka bir çare yok muydu?


devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 12:57

Hasan İ. Dinamo böyle bir sonun Ethem'in kardeşi Reşit Bey ve İsmet Bey tarafından hazırlandığını, birinin Ethem'i isyana, ötekinin çaresizliğe ittiğini söyler... Hele İsmet'in Çerkez Ethem kuvvetleri Yunan ordusu ile savaşırken onlara arkadan saldırması, topa tutması anlaşılmazdır.

Savaştan sonra Rafet Bey'in takibe başladığı Çerkes Ethem, ağabeyi Tevfik Bey'in 300 adamıyla Yunan'a sığındığını öğrenince, sarsıldı... Kendi adamlarını serbest bıraktı... Bilinmeyen bir yöne doğru gitti.

Bu arada Yunanistan'da seçimler oldu... Kralı sürmüş olan Venizelos'un partisi yenildi, kral ülkesine geri döndü... İngilizler'in desteğini alan Yunan ordusu bir daha taarruza geçti. 2. İnönü savaşı başladı (23.3.1921).
Güçlendirilmiş Yunan ordusunda 41.1150 tüfek, 750 ağır, 3134 hafif makinalı tüfek, 220 top ve 2.000 kılıç vardı... Bizde ise 30.108 tüfek, 235 ağır, 55 hafif makinalı tüfek, 102 top ve 4.000 kılıç vardı.

Savaş 7-8 gün sürdü... TÜRK ordusu sürekli savunmada kaldı, elindekini korumaya çalıştı... Karşı saldırılar ancak düşman ilerlemesini durdurmak amacıyla yapılıyordu... İki taraf ta iyice yıprandı.

İsmet Bey Yunan ordusundaki durgunluğu bir genel saldırı hazırlığı diye yorumlıyarak TAM RİCAT emri verdi ve bu kararını 31 Mart'ta Ankara'ya telgrafla bildirdi!.. Telgrafı yemek yerken alan MUSTAFA KEMAL, "Okumaya gerek yok, savaşı yitirmişiz!" dedi.

Oysa aynı anda Yunan ordusu da savaştan bıkmış, yenemiyeceğini zannederek geri çekilmeye başlamıştı!.. O sırada cephede, ÖN SAFLARDA olan BİR SUBAY, Yunanlıların çekildiğini görüp, İsmet Paşa'ya haber göndermiş, "Aman geri çekilme emrini geri alınız!. Birlikleri ileri sürün, çünkü Yunan çekiliyor!" dedi. İsmet gene tereddüt etti.. Ama sonunda buna uydu ve böylece "zafer" kazanılmış oldu!..

İsmet Bey 1 Nisan günü çektiği telgrafta şöyle der: "Saat 6:30'da Metristepe'den gördüğüm durum: Artçı olduğu sanılan bir düşman müfrezesi sağ kanat grubunun saldırısıyla gayrımuntazam çekiliyor... Düşman savaş meydanını silahlarımıza bırakıyor..." Sanki silahlarıyla bir şey yapmış gibi!..
Görüldüğü gibi, 2. İnönü Zaferi de haksız yere İsmet'e mal edilir.. Refet Paşa'ya göre, İnönü zaferinin gerçek kahramanı CEPHEDEKİ O SUBAY, yani MİRALAY FETHİ BEY'dir... ATATÜRK'ün adına çekilen "Siz yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz" telgrafı, bu kahraman askere gönderilmeliydi!..

Bu konuyu Yakup Kadri şöyle anlatır:
-" Refet Paşa bir gün bana, "İnönü Zaferi münasebetiyle İsmet'i bir milli kahraman mertebesine çıkaran makalenizi okudum. Çok şairane idi, fakat hakikatle hiç bir alakası yok!" demişti."

"Ben de "MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın çektiği telgraf ta mı şiirden ibaret?" diye sordum."

"Refet Paşa kahkahalarla güldü: " O telgrafı yazanın sizin edebiyat arkadaşlarınızdan biri olduğunu bilmiyor musunuz?" dedi."(2)

"Şaşkınlığım, Refet Paşa'nın başka bir sözüyle arttı: "Hem o telgrafta bir ADRES YANLIŞLIĞI var!. İNÖNÜ ZAFERİ'NİN GERÇEK KAHRAMANI MİRALAY FETHİ BEY'e gönderilmeliydi!.." "Zira ilk ağızda bir hezimete dönmek üzere olan bu muharebe, son dakikada o fırka kumandanının aldığı insiyatif ve sarfettiği gayret sayesinde kazanılmıştır!"

Yıllar sonra, Garp Cephesi Harekat Dairesi Başkanı Kurmay Albay Tevfik Bıyıklıoğlu'nun yazıları da, bu ifadeyi doğrulamıştı... MİLLİ MÜCADELE Kahramanlarından Kılıç Ali de hatıralarında olayı naklederken, MUSTAFA KEMAL’in telgrafı "Sen bir şeyler yaz" diyerek Hamdullah Suphi’ye verdiğini, yazılanların tamamen o şahsa ait ifadeler olduğunu anlatır.

2. İnönü Muharebesinden sonra Garp Cephesi kuvvetleri 15 piyade ve 4 süvari tümeni gibi muazzam bir kuvvete yükseltilmişti... İsmet "paşa" olmuş, ancak yüklendiği bu büyük vazifenin önünde şaşırmış, ve aldığı yanlış savunma tedbirleriyle ordusunu, tekrar toparlanan düşman ordusu karşısında adeta baştan muvaffakiyetsizliğe mahkum etmişti!..
Nitekim Yunan Kralı'nın İzmir'i ziyareti ve verdiği destekle 80.000 kişiye ulaşan Yunan ordusu Bursa'ya girdi... Hemen ardından Kütahya-Eskişehir-Afyon cephesinde, ALATAŞ'da ağır bir yenilgi aldık!..

Bu mağlubiyet İsmet'in saplantısındandır!.. Yunan'ın tekrar İnönü'den saldıracağı hesabına göre askeri düzen aldı, siper kazdırıp tahkimat yaptı.
Halbuki bu savaştan 2 ay önce Temps gazetesinde General Delarcl adında bir Fransız çok açık şekilde, "Yunanlılar büyük bir hücum yapacaklar!.. Böyle büyük bir hücum için silah, cephane ve erzak gereklidir. Bunun için muhakkak hücumu Afyon'dan yapacaklardır... Çünkü İzmir'den oraya tren var," diye yazmıştı.

İsmet, Afyon yönünden taarruz başlamasına rağmen bunu aldatmaca sandı... Güneyi boş bıraktı... Solda Deli Halit Paşa, onun sağında Albay Nazım'ın kuvvetleri vardı, hepsi kırıldı... Ancak 5 gün dayanabildiler. İsmet yine de takviye güç göndermedi.

Halbuki Fevzi Çakmak MUSTAFA KEMAL'e ve İsmet'e "saldırının Afyon üzerinden olacağını" söylemişti... Albay Nazım şehit düştü. HACI BAYRAM'a gömüldü... Nazım'ın sağında Çolak Kemal'in kuvvetleri de kırıldı. Kendisi zor kaçtı!..

Neden sonra İsmet uyandı, ama gene bir hata yapıp birlikleri mağlubiyetin üzerine gönderdi, sanki onlar da yenilsin diye!... Halbuki saldıran Yunan'ın soluna yüklenmesi gerekirdi.

Gerçekte ALATAŞ muharabesinde 13 fırkamız hiç çarpışmamış, oradan oraya koşturup durmuştur!.. Yunan ordusu 5 fırka ile zafer kazanmıştır... Eğer İsmet saldırıda ısrar etseydi, o ordu da yenilir, elimizde hiç kuvvet kalmazdı!.. Bereket bundan çabuk vazgeçip TOPYEKÜN ÇEKİLME emri vermiştir!.. (25.7.1921)

Savaşın başında strateji hatası yapan komutan felakettedir!. Çünkü bu hata savaş sonuna kadar sürer.

Bu savaşta askerlerimiz öyle bir kaçtılar ki, köprüleri demiryolunu bile imha edemediler... Oralardaki sığır ve koyun sürülerini sürüp getiremediler... Bu yüzden Sakarya Savaşı'nda Yunan hem kolay asker sevketti, hem de beslendi... Bu sürüler olmasa Sakarya'da 20 gün duramazlardı.
Oysa Yunanlar Sakarya'dan kaçarken, tren hattını hallaç pamuğu gibi atmışlardı da, aylarca tamir edememiştik.

Demekki, KOMUTAN her ihtimali gözönünde bulundurup, mutlaka bir RİCAT PLANI da yapmalıdır. İsmet'in bu savaştaki hatası Divan-ı Harp'lik, hatta idamlıktır!..Üstelik Sakarya'ya varınca, "gösterilen mevzide durmadılar" diye iki teğmeni idam etmiştir... Halbuki bütün ordu, bütün komutanlar kaçmıştı.
İsmet'in bu mağlubiyeti üzerine hakkında bir araştırma komisyonu kurulmuş, ancak o "MUSTAFA KEMAL'in emirlerini uyguladığını" söyliyerek kurtulmuştur!.. Ne var ki, savaşta insiyatif komutandadır... Gerektiğinde emirlere karşı gelerek orduyu kurtarmakla görevlidir. Kaldı ki, o dönemin kurmay albayı Tevfik Bıyıklıoğlu'na göre, İsmet ancak MUSTAFA KEMAL'in direktifi ile ordusunu dağılmaktan kurtarabilmişti!.. Ayrıca Meclis'te İsmet'i Divan-ı Harb'e sevketmek istiyenler olmuş, MUSTAFA KEMAL İsmet'i korumak için kendini siper etmek zorunda kalmıştı... NUTUK'ta da bu mağlubiyeti geçiştirmiştir. Inkilab Tarihi kitaplarında falan "stratejik geri çekilme" diye yutturulmak istenir.

Sabahattin Selek bu hezimetin sonuçlarını şöyle anlatır:
"1921 Temmuz ayında TÜRK ordusu Kütahya-Eskişehir muharebelerini kaybederek SAKARYA gerisine çekilmiştir... Yunan birlikleri POLATLI'ya kadar gelmişti."

"Ordunun büyük kayıplar ile SAKARYA gerisine çekilmesi, ANKARA'da gizlenmesi mümkün olmayan bir sarsıntı yaratmıştı!... 23.7-5.8.21 tarihleri arasında MECLİS'te gizli celseler, uzun toplantılar yapılmıştı... Fevzi Paşa, "Harp kanlı oldu. Ağır zayiata uğradık!.. ANKARA'yı bir hafta zarfında tahliye etmeye, hükümet merkezini KAYSERİ'ye nakletmeye karar verdik, " demişti... Cevabı Dersim meb'usu DİYAP AĞA verdi: "Efendiler, biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa döğüşerek ölmeye mi geldik?.."

Kütahya-Eskişehir yenilgisi, kaybedilen topraklar ve şehirler, tehlikenin ANKARA yakınlarına gelmesi MECLİS'te sorumlu aranmasına yol açmıştı... Tenkitler MUSTAFA KEMAL PAŞA üzerinde yoğunlaşıyordu... Nihayet 5 Ağustos'da BAŞKUMANDANLIK kanunu çıkarıldı.

Bu MAĞLUBİYET üzerine, Yunan kuvvetleri POLATLI'ya yaklaştığı için aileler KAYSERİ'ye gönderildi... Ancak erkeklerden Milli Eğitim BakanıHamdullah Suphi Tanrıöver ile Yunus Nadi dışında kaçan olmadı... Olsaydı,bütün MİLLET paniğe düşerdi!.. Çünkü 125.000 kişilik ordu dağılmış, geriye 25.000 kişi kalmıştı!..

İşte bu yüzden Meclis'te 1921 yılından sonra bir "İsmet Paşa" alerjisi yaşanmış, bunun da zararı onu yanından ayırmayan ATATÜRK'e olmuştur!..
İsmet'in bütün askeri hayatı MAĞLUBİYET'le doludur!.. Herkesce meşhur korkusu ve evhamı bundandır!..

Bu MAĞLUBİYET Enver Paşa, Dr. Nazım, Kusçubaşızade Sami, Küçük Talat gibi İttihatçılar'ın iktidar sevdasını alevlendirdi... Hepsi Batum'a toplanıp TÜRKİYE'ye girmek ve MUSTAFA KEMAL'i devirmek için fırsat kollamaya başladılar... Ayrıca Rodinov komutasındaki Rus kuvvetleri de sınıra yığılmış, sözde onlara yardıma hazırlanmıştı.

Bu tehlikeyi Sakarya Zaferi önlemiş, Enver TÜRKİSTAN'a gitmiştir.
İsmet'e, bu mağlubiyetle sabep olduğu karışıklıklara rağmen, Sakarya Savaşı'nda görev verilmiştir. (23.8.1921) Gerçi MUSTAFA KEMAL, onun ALATAŞ MAĞLUBİYETİ'nden sonra cepheye koşmuş, İsmet'in "Garp Cephesi Komutanı" ünvanı fiilen kalkmıştı!... Yine de hiç bir başarısı olmamasına rağmen, Sakarya Zaferi'nden sonra TÜRKİSTAN'dan gelen üç kılıçtan biri ona takılmıştır!..

Ne Sakarya Savaşı'nda, ne de Büyük Taarruz'da en ufak bir rolü olmayan İsmet, Zafer'den sonra Mudanya Mütarekesi'ni yapmakla görevlendirildi... (9.10.1922) Orada kendisine İngilizler tarafından "Edirne ile birlikte Karaağaç'ı da alacağımız" söylenmiş, ancak gaflet gösterip bunu yazdırmadığı için, daha sonra Lozan'da belge ibraz edememiştir!.. (3)
MUSTAFA KEMAL LOZAN'a önce İngilizce'yi çok iyi bilen, Hamidiye Kahramanı olarak yurt dışında da şöhreti olan Rauf Orbay'ı göndermek istemiş; fakat sonra İsmet'te karar kılmıştı... İsmet Paşa'yı göndermek için önce kendisini Dışişleri Bakanı yapmış, sonra heyete almıştı... Ancak İsmet, karşılaşacağı zorlukları bildiği için gitmek istememiştir.

İsmet, Lozan'da da bir varlık gösterememiş, heyet başkanı olmasına rağmen doğru dürüst bir ekip kuramamış, daima evhamlarının kurbanı olmuştur... (4)
Heyet Başkanı olarak Lozan'ı o imzalamıştır ama, Lozan da onun başarısı değildir!.. Zaten Lozan'ın bir başarı olup olmadığı da tartışılabilir.

Görüşmeler sırasında diğer delegelerden gizli olarak MUSTAFA KEMAL ile haberleşir, ona yanlış bilgiler verirdi... Ne ATATÜRK'ün, ne Başbakan Rauf Orbay'ın, ne Meclis'in isteklerine uygun davranmazdı.
Rauf Bey'in Lozan müzakereleri sırasında İsmet'e çektiği şu telgraf, ibret vericidir:

-" Murahhas Heyet'in Yunan tamiratı hakkındaki hareketi, Vekiller Heyeti'nin talimatına açıklıkla AYKIRI görülmüştür!.."
"Müşgül vaziyette kalan Vekiller Heyeti milli menfaatleri düşünerek, bildirdiğiniz gibi "mühim meselelerin 3-4 gün içinde neticelenmesi" yolundaki kanaatin gerçekleşmesine kadar tutumunu değiştirmeyecektir!.." "Önceki telgraflarımızda da bildirdiğimiz gibi, diğer meselelerde de fedakârlığın KAT'İYYEN mevzu-u bahs olamıyacağı tabiidir!"

İsmet bu uyarıya da uymadığı gibi, Vekiller Heyeti'nin tutumunu "93 Harbi'ndeki Osmanlı Bakanlar Kurulu"na benzeten ağır bir cevap vermiş, Rauf Orbay'ın Başbakanlık'tan istifasına sebep olmuştur!..

O tarihte Meclis, bilhassa muhalif "İkinci Grup"; değişen stratejik şartlara göre sınırlarda düzeltme yapılması, savaş tazminatı olarak Limni, Midilli, Sakız, Sisam gibi ANADOLU'ya yakın adaların alınması, %71 nüfusu TÜRK olan BATI TRAKYA'nın Yunanistan elinde bırakılmaması, Yunan ordusunun yaptığı tahribatın ödetilmesi, Hatay, Halep, Kerkük, Musul meselesi gibi hususlar üzerinde duruyordu... Bunlardan hiç biri elde edilememiştir!... Lozan sonuçları MUSTAFA KEMAL'e yakın "Müdafaa-yı Hukuk Grubu" tarafından dahi zor içe sindirilmiştir.... Halbuki LOZAN BARIŞI kolay kabul edilsin diye arada seçimler yapılmış, Meclis yenilenmişti!..

Rauf Orbay, Meclis'te LOZAN Anlaşması'nı savunan eski Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'in "milletvekilleri huzurunda müdafaasını yaptığım bir muahedenin artık kusurlarından bahsetmekten kaçınırım" dediğini belirtir... Yunanlar'dan tazminat alamayışımız, MUSUL'u kaybedişimiz, BATI TRAKYA'da en azından ayrı bir devlet kurduramayışımız, Alman bankalarında müttefikler tarafından el konulan altınlarımızı alamayışımız, 12 milyon İngiliz altını ödediğimiz, ancak İngilizler tarafından el konulan 3 gemiyi alamayışımız, HİLAFET'e bağlı olması gereken HİCAZ bölgesinde söz sahibi olamayışımız bizce LOZAN BARIŞ ANLAŞMASI'nın kusurlarıdır!..
Kaldı ki İsmet, orada heyetimizin kazandığı bazı haklardan, kendi cumhurbaşkanlığı döneminde vazgeçmiştir!..


devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 12:59

Rauf Orbay, hatıralarında "İsmet Paşa'nın Lozan'dan çok değişmiş ve kibirli olarak döndüğünü, HİLAFET'in kaldırılmasında da büyük rolü olduğunu" anlatır... İsmet Paşa'nın 17.11.1922'de Muslim Standard gazetesine verdiği beyanatta, "TÜRK MİLLETİ İSLAM'IN KILICIDIR!.. HİLAFET, TÜRK MİLLETİ'NE EMANETTİR!.. Kanımızın son damlasına kadar HİLAFET'i tutup yaşatacağız" demesine rağmen; Lozan'dan dönüşünde tamamen aksi fikir ve kanaatle yaman bir HİLAFET düşmanı kesildiğini söyler... Bunun da "bazı düşman telkinlerine kapılışından ileri geldiğinin" anlaşıldığını belirtir!.. Ve şöyle devam eder:

- "İsmet Paşa LOZAN'da İngilizler'le bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbullu meşhur Hahambaşı Hayim Naum Efendi'nin telkinleriyle HİLAFET'in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE'de dev***** müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu" fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu!.."
- "İsmet Paşa kendisini "Avrupa politika alemini ve dünya ahvalini herkesten iyi anlamış ve bilmiş bir politika adamı" olarak tanıtmak becerikliliğini, MUSTAFA KEMAL PAŞA da dahil olmak üzere herkese kabul ettirmişti!.."
- "Bunu böyle kabul edişimiz, bizim GAFLET'imiz olmuştur! Zira MUSTAFA KEMAL PAŞA da, ben de, KARABEKİR ve ALİ FUAT PAŞALAR da, diğer bir çok arkadaşlar da yıllardanberi çeşitli vazifelerle gidip gelerek, dillerini bildiğimiz, matbuatını ve neşriyatını da yakından takip ettiğimiz dış alemin ve bilhass Avrupa politikasının hiç te yabancısı olmadığımız halde; şimdi ömründe İLK defa gittiği Avrupa'da bir kaç haftacı kalan İsmet Paşa'ya " dünya ahvalini herkesten iyi bilen bir dış politika uzmanı" gözü ile bakmak gafletine nasıl düştüğümüzü anlamıyorum!" - "Büyük Millet Meclisi'ndeki ekonomi politik tahsillerini Avrupa'da yapmış, bu sahada ihtisas sahibi olmuş, muntazaman dünya ahvalini takip eden genç mebuslar bile, Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı dinlerken, ağzından çıkan her sözü mahz-ı keramet telakki edecek derecede tesiri altında kalmışlardı!.."
Aslında ATATÜRK onun ne mal olduğunu bilirdi!... Bunun için görev vermek istemezdi!.. Ama İsmet ne yapar eder, diğerlerini ekarte eder, ATATÜRK'ü çoğu zaman kendine yönelmeye mecbur bırakırdı...

Bu durumu en iyi Yakup Kadri anlatıyor:
-" 1923'de Başvekil Rauf Orbay'ın Hariciye Vekili İsmet Paşa'yla arası iyice açıldı, Rauf Bey istifa etti... İsmet Paşa hâlâ Lozan'dan dönmemişti."
"MUSTAFA KEMAL Meclis istirahat salonunda 5-10 mebusa "Kimi başvekil yapalım?" diye sormuştu... Yusuf Kemal Tengirşek "Lozan Muahedesi onun imzasını taşıyor, İsmet Paşa'yı yapın" dedi... Biz de destekledik."
"MUSTAFA KEMAL, "Beni düşündüren sıhhi arızasıdır," diyerek sağırlığını ima etti... "Ben Fethi Okyar'ı münasip görüyorum," dedi... Aslında haklıydı. Çünkü Meclis'te 1921'den beri bir İsmet Paşa alerjisi" vardı." (5)
İşte bu şartlar altında Fethi Okyar zafer sonrasının ilk başvekili oldu...(14.8.1923) Fethi Bey İsmet Paşa'yı Hariciye vekilliğinde alıkoydu... Ancak çok geçmeden Meclis içinde gene çekişmeler huzursuzluklar başgösterdi.
Fethi Bey hükümetinin böyle iki ay gibi kısa sürede zaafa düşmesinin bir sebebi de, Başbakanlık'la Dışişleri arasındaki mizaç ve fikir uyuşmazlığı idi!..(6)

Huzursuzluk Fethi Bey'in çekilmesi ile arttı.(27.10.1923)
1922'de Başvekil ve Vekiller Heyeti seçmek yetkisi Meclis'e verilmişti... Eğer bu hüküm o günlerde "Başvekil Reisicumhur tarafından, vekiller de başvekil tarafından intihap olunur, Meclis'in tasvibine arz olunur" şeklinde tadil olunmasaydı, hükümet kurmak mümkün olmazdı!.. (7)

Bu tadilat, aslında CUMHURİYET'i ilan eden kanunun devamı idi... MUSTAFA KEMAL Cumhurbaşkanı olmuş, Meclis'te seçilemiyen İsmet'i kendi tensibi ile Başbakan yapmıştı... Bununla da yetinmemiş, Halk Partisi başkanlığını da Kasım 1923'de fiilen İsmet'e bırakmıştı!... İsmet Paşa o tarihten 1972'e kadar kesintisiz partinin başında kaldı... Bu erişilmez bir diktatörlük rekorudur... Kanuni Sultan Süleyman'ın 46 yıllık saltanatını aşar!..
Hüseyin Cahit Bey İsmet'i Tanin gazetesinde yazdığı bir makalede şöyle değerlendirmişti:

-" İsmet Paşa'nın seciyesinde pek çabuk alevlenen VEHİMLİ ve KİNDAR bir zaaf farkedilmesi, herkeste hayal kırıklığı doğuracak mahiyettedir... MEMLEKET'i gerçekten sevmek, MEMLEKET menfaatleri uğrunda böyle ŞAHSİ HİSLER'in üstüne çıkabilmeyi istilzam eder!.."

Yakup Kadri şöyle devam eder:
-" İsmet Paşa iktidara geldi de ne oldu?...Meclis'te kaynaşmalar yatıştı mı?.. Ne gezer!..Bu sefer İsmet Paşa'nın bir POLİS REJİMİ kurduğu öne sürüldü."

"Gerçi hücumların ön hedefi zamanın Dahiliye Vekili Ferit Tek Bey idi... Ancak asıl vurulmak istenen İsmet Paşa idi!.. Nitekim hücumlar Ferit Bey, Özel Kalem Müdürü'nün gazetelere düşen bir takım dolaşık işleri yüzünden istifasını verip, çekildikten sonra da devam etti."
"Ortaya bir "Bağdat-Haydarpaşa Demiryolu" davası atıldı... Hükümet demiryolunun eskisi gibi Alman kumpanyasınının idaresinde bırakılmasını, milletvekillerinin çoğu millileştirilmesini istiyordu."
"Nafıa Vekili Muhtar Bey bir vakitler Alman kumpanyasında çalışmış mühendis olarak, MİLLİLEŞTİRME tezini çürütmeye çalışıyordu... Bu hususta öyle gayret sarfediyordu ki, bütün Meclis'te onun Alman kumpanyası umum müdürü Mösyö Hugnen'in adamı olduğu söylentileri almış yürümüştü."
İsmet Paşa'nın MUSTAFA KEMAL'den sonraki İKİNCİ ADAM, ve onun çevresindeki TEK ADAM olmak istemesi; Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet paşalar ile MUSTAFA KEMAL'in arasını bozmuş ve bu kişilerin bir tertibe girmelerine yol açmıştır... Bu kişiler etkili olabilmek için, orduyu ele geçirmeyi lüzumlu görmüşlerdir.

Tam o günlerde MUSTAFA KEMAL asker milletvekillerinin ordu veya Meclis'ten birini tercih etmelerini istiyordu... Paşalar bu amaçla mebusluktan istifa ettiler. İsteklerine uygun olarak Kazım Karabekir 1. Ordu müfettişliğine, Ali Fuat paşa 2. Ordu müfettişliğine tayin edildi... 3. Ordu müfettişi Cevat Paşa ile kolordu kumandanı Cafer Tayyar da bu tertibe dahildi. Bir yıl sonra orduyu elde ettiklerine inanınca, istifa edip tekrar Meclis'e döndüler.

Gerisini Yakup Kadri şöyle anlatır:
-" Ali Fuat Paşa Konya'dan Ankara'ya dönüşünde Saffet Arıkan'a "MUSTAFA KEMAL ile görüşmek istediğini, bu hususta kendisine delalet etmesini" rica etmişti."

"Biri Devlet Başkanı... diğeri Ordu Müfettişi... O zamanın Ankara'sı gibi avuçiçi kadar bir kasabada bir araya gelemiyor!. Bu mümkün değildi!."
"Çünkü bir gün kimseye haber vermeden sinemaya gitmiştim de, ışıklar sönmeden biri kulağıma eğilip "Sizi köşkten arıyorlar" demişti!."
"O günlerde Meclis'te dolaşan söylentiler, bunun İsmet Paşa'nın bir tertibi olduğu yönünde idi!.. Çünkü Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMAL ile diğer paşaların arasını bulmaya azmetmişti!."

"Bu kişilerin muhalefeti doğrudan GAZİ'ye değildi!.. Hepsinin emeli de GAZİ ile anlaşmaktı."

"Böyle bir şey İsmet Paşa'nın işine gelir miydi?..GAZİ eski silah arkadaşları ile bir araya gelince, o "vazgeçilmez adam" vasfını kaybetmez miydi?.."
"İşte böyle bir kuruntu içinde olan İsmet Paşa, MUSTAFA KEMAL ile Ali Fuat Paşa'nın buluşup uzlaşmalarını önliyecek tedbirleri almıştır!.."
İşte İsmet böyle bir adamdır!..ATATÜRK'ün arkasından çevirdiği dümenler, onun ölümüne kadar sürmüştür!..

O, ATATÜRK'ün sürekli muhalefet ile karşılaşmasına, zaman zaman bocalayıp hata yapmasına sebep olmuştur!..
Yakup Kadri Terakkiperver Parti'nin MUSTAFA KEMAL'in karşısına çıkması olayını şöyle anlatır:
-" Ulus (Hakimiyet-i Milliye) ve Cumhuriyet'te biz (Başbakan)İsmet Paşa'yı savunmakta idik, ama İstanbul gazetelerinin çoğu muhalefet saflarına geçmişti."(Cool
"Hücumlar sertleşmişti. Büyük Millet Meclisi, Fransız ihtilali erkanının birbirini bertaraf etmeye çalıştığı "Convention"ı hatırlatır olmuştu... Halk Fırkası'nda esaslı bir tasfiye şart görünüyordu."
"Bir Akşam Çankaya'da yalnız partinin Merkez İdare Heyeti'yle gizli bir toplantı yapıldı... Her ağızdan birinin adı ortaya atıldı. MUSTAFA KEMAL PAŞA elinde kalem, yazıyordu... Birden durdu, 'Arkadaşlar, bu listeye göre tasfiye yaptığımız takdirde, biz Meclis'te ekalliyette kalacağız!." dedi!..."
"Refet Bey ve arkadaşları "Saltanatçı, Hilafetçi, Cumhuriyet Düsmanı" olarak suçlandıklarında hepsi "Reddederim!" diye bağırıyordu!... Şu halde dava ne idi?..."

"Dava, MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın sadece İsmet Paşa'ya bağlanıp kalmaması, eski silah arkadaşları ile birleşmesi idi!.."
"Sonunda muhalif gruptan Zülfü ve Feyzi Beyler çağrılıp dinlendi... Tam o sırada birisi Ali Fuat Cebesoy, Rauf Bey, Refet Paşa, ve Kazım Karabekir Paşa'nın Halk Fırkası'ndan istifa ettiklerini ve Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırka'yı kurduklarını bildiren mektuplar getirdi!... Genel Başkan MUSTAFA KEMAL, 'Mesele kendiliğinden hallolmuştur,' dedi."
Ama tabii hallolmadı!..Bu kişilerin amacı MUSTAFA KEMAL'i yıkmak değil, tam tersine onun çevresinde kenetlenmek iken; İsmet onları tasfiye etmiş oldu!
Bir süre sonra İsmet Paşa hastalığını bahane edip görevini bıraktı... Onun kabinesinde görev almış olan Maarif Vekili Mustafa Necati, şu değerlendirmeyi yapar:

-" Her yer haraptı!.. Barınacak sığınak bile yoktu... Evler yıkılmış, yollar geçilmez hale gelmişti. Halk en basit vasıtalardan bile mahrumdu!... El sanatlarını yürüten gayr-ı TÜRK nüfus ortada yoktu... Halk her şeyi DEVLET'ten beklemek mecburiyetinde idi!.. MİLLİ MÜCADELE devrinde halktan alınanların mevcudu tükenmişti!... Vergiler ağırdı, mükellefin bunları ödemesi zordu... Bir FASİT DAİRE içinde olduğumuzu görmemek mümkün değildi!.. Lozan'da elde ettiklerimizi de karşımızdakilerin hazmedemiyeceğinin idrakinde idik... Hükümetin istifası ani kararla ve daha çok Başvekil'in takdir hakkını kullanması ile oldu!" (Milli Mücadele Defteri)

İşte bu sözler İsmet Paşa'nın her zaman yaptığı gibi, zoru görünce kaçtığının delilidir!..O, bu davranışı ile sadece beceriksizliğiniortaya koymakla kalmamış, kendisini Meclis'in temayülü hilafına Başbakan yapan MUSTAFA KEMAL'i de yüzüstü bırakıp gitmiştir!..

Yerine yine Fethi Okyar başbakan oldu... İsmet Paşa'nın bir daha dönmemesi mümkündü... TÜRKİYE gerçekten bu adamdan kurtulabilirdi.
Ancak Fethi Okyar'ın Şeyh Sait İsyanı'ndaki umursamaz tutumu, ve olayın arkasındaki yabancı güçleri sezememesi; MUSTAFA KEMAL'i gene İsmet'e muhtaç etti!.. İsmet'in temkinli, evhamlı tavrı burada işe yarıyabilirdi. Zaten etrafında başka adam kalmamıştı ki!..

Bu gelişmeleri de Yakup Kadri'den takip edelim:
-" Şeyh Sait Vakası denilen büyük silahlı gericilik hareketi Fethi Bey hükümetini gafil avladı."

"Fethi Bey o geniş ve yığın halindeki ayaklanmayı, Doğu'da sık görülen dağ eşkiyalıklarından biri telakki etmişti... Bir kaç kıta jandarma ile bastırılacağını zannediyordu!.. Milletvekillerinin büyük kısmı da bu kanaatte idi."
"Ama Heybeliada'da dinlendikten sonra dönmüş olan İsmet Paşa, durumu hiç te böyle değerlendirmiyordu... Ona göre isyan ordunun müdahalesini zaruri kılacak kadar vahimdi... Fakat bir türlü Fethi Bey'i uyaramıyordu."
"Bir gün Köşk'te GAZİ ile poker oynuyorduk... İçeri bir yaver girdi ve GAZİ'ye bir telgraf verdi... GAZİ çatık kaşla, "Götürün bunu Başvekil'e verin" dedi."

"Fethi Bey telgrafa şöyle bir göz gezdirdikten sonra yavere geri verdi ve oyuna devam etti... ATATÜRK, "Şimdi bunu İsmet Paşa'ya götürünüz," dedi... İsmet Paşa aldı, okudu ve yerinden fırlayarak telaşla bir cigara yaktı!.."

"ATATÜRK bize dönerek "işte iki adam arasındaki fark... Şeyh Sait çeteleri Şemdinan'a gelip dayanmışlar!.." dedi... Yani durum sadece ciddi değil, tehlikeli idi!."

"Buna rağmen Terakkiperver erkanı ile Halk Partisi hizipçileri isyanın ordu kuvvetiyle bastırılmasına şiddetle karşı çıktılar... Aralarında Kazım Karabekir gibi paşaların bulunduğu bu grup "kardeş kanı dökülmesi"nden, "iç savaş"tan söz ediyorlardı... İktidar kanadı da çok ağır ithamlarla saldırıyordu."
"Sonradan ATATÜRK'ün Nutuk'ta belirttiği gibi, Şeyh Sait isyanında muhalif gruptan bir çok kişinin parmağı olduğu, vesikalarla ortaya çıkıyordu!.."(9)
"İşte İsmet Paşa böyle bir hengame sonucu, bir elinde Şark'taki ayaklanmayı ordu ile bastırma, diğer elinde de Takrir-i Sükun Kanunu, tekrar iktidara gelmişti!.." (3.3.1925) (10)


devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:00

Takrir-i Sükun ile Terakkiperver Fırka kapatıldı, gazeteler ve muhalifler susturuldu... İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Kel Ali epey adam astı... İsyan bastırıldı... Ancak bu olaylar paşalar ile GAZİ'nin arasını daha da açtı... ATATÜRK öldüğünde çoğu hala ona "küs" idi.

İsmet hastalık bahane ederek görevden ayrılması ile tekrar Başbakan oluşu arasındaki kısa sürede ne yapmış ne etmiş, Meclis'te kendisine bağlı bir grup meydana getirmişti!.. Fethi Okyar bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:
-" LİDERLİK üzerinde GAZİ MUSTAFA KEMAL, söz götürmez OTORİTE idi!... FAKAT, kendisini hemen İsmet Paşa takip ediyordu!.. İki lider arasında başkaca kuvvet dengesi mümkün değildi!.. HALK FIRKASI içinde o günlerin söyleyişi ile MÜFRİTLER denilen grubun Hükümet Reisliği için tek adayı, İsmet Paşa idi..." (Üç Devirde Bir Adam)

İsmet Paşa ise, bu şartlar altında geldiği iktidardan uzun süre gitmedi, ve sinsice ATATÜRK'ten sonraki ikbalinin temellerini attı... Doğu'da alınan tedbirleri ihmal ederek, bugüne kadar yansıyan Kürtçülük hareketini besledi.
Bu iddiamız çok şaşırtıcı gelebilir... Ama gerçektir!.. MUSTAFA KEMAL, DOĞU ve GÜNEYDOĞU MESELESİ'ne büyük ehemmiyet veriyordu... Bölgede 30.000'i mavzer olmak üzere 160.000 silah toplanmıştı!.. Buradakiler fakirdi de, bunca silahı alacak parayı, mermiyi nereden buluyorlardı?.. (Bu soru, şimdinin de en önemli sorusudur.)

Bunun için, isyan bastırılır bastırılmaz çıkarılan 1505 ve 1515 sayılı kanunlar çıkarıldı... Bölgedeki arazi istimlak edilecek, sonra TÜRK veya TÜRK KÜLTÜRÜ'ne bağlı göçmenlere tahsis edilecekti!..

Ayrıca isyana sebep olan 500 kadar ağa ve aşiret reisi de, batıya göç ettirildi... Bu kişiler Ermeniler'den kalan toprakların ve evlerin üzerine de oturmuşlardı!.. Topraklar ellerinden alınıp otoriteleri kaldırılınca, gerekli hukuki ve sosyal zemin hazırlanmış oldu... Artık o bölgenin her bakımdan TÜRKLEŞMESİ için hiç bir engel kalmamıştı!..

Ancak MUSTAFA KEMAL'in kafasında uğraşması gereken pek çok konu vardı... Bu meselenin teferruatı ile ilgilenemedi... Başbakan olan Mandacı İsmet te, bölgeye yerleştirilen Rumeli göçmenleri ile ilgilenmedi... Aradan yıllar geçmesine rağmen, Doğu'ya gidenlere tapu verilmedi... Batı'ya göç ettirilen ağalara ise, 1934 yılında geri dönme izni verildi!.. Bunlar, Medeni Kanun'un 639. maddesini çarpıtarak, Ermenilerin boşalttığı toprakları şahsi mülkleri haline getirdiler!.. 2510 sayılı kanunla da dağıtılmamış topraklarını geri aldılar!.. Neticede büyük ümitler ile doğuya yerleştirilmiş olan Rumelili göçmenler gruplar halinde Bursa yöresine kaydı.

Rauf Orbay'a göre; İsmet "Paşa daha kuvvetli olmak, rakipsiz uzun süre iş başında kalmak hırsını tatmin için", karşısına çıkması ihtimali olan gerçekten dürüst ve idealist insanları bir punduna getirip MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın yanından uzaklaştırıyordu!..

ATATÜRK, bir süre sonra İsmet Paşa'dan kurtulmak için onun karşısına Serbest Fırka ile Fethi Okyar'ı çıkartmaya çalıştı... (2.6.1930) Bu faaliyete girişirken, sanki geleceği görmüş gibi, şöyle demişti:

- "Ben CUMHURİYET'i şahsi menfaatim için kurmadım!.. Hepimiz faniyiz!.. Ben öldükten sonra, ARKAMDA kalacak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ'dir!..Ben ise, MİLLET'e miras olarak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ bırakmak, ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum!.. Mesele, memlekette CUMHURİYET'in şahısların hayatına bağlı kalmıyarak kökleşmesidir!"

Fethi Okyar ATATÜRK'ün teklifini kabul ederek bir muhalefet partisi kurmasını şöyle açıklar:

-"İsmet Paşa'nın hodbinliği, nihayetsiz iddialı tavrı, hudutsuz mevki hırsına eklenen yetersizliği ve etrafında cereyan fecaatler yüzünden memleket bir uçuruma doğru sürüklenmekte iken, haykırmamak elimden gelmiyordu!"
Serbest Fırka'ya giren Ağaoğlu Ahmet Bey de durumu, ATATÜRK'ün önünde İsmet Paşa ile şöyle tartışmıştı:

Ağaoğlu -"Paşam, öyle bir çevre içinde yaşıyoruz ki, Hükümet'in icraatını tenkit için kimsede şevk ve cesaret bırakılmamıştır."
İsmet - "Emekli Kanunu Fırka'da müzakere edilirken, pekala siz de söz aldınız ve kanunu tenkit ettiniz."

Ağaoğlu - "Tenkit ettim, ama neye yaradı?..Ben kürsüde iken, sözlerimi mebusların tasvip ettiğini yüzlerinden ve hallerinden görüyordum... Fakat hemen kürsüye geldiniz ve kanunu savundunuz!.. Ondan sonra da bana hak veren mebuslar kanunu kabul ettiler."

Bahsedilen kanun "bir saat" vekil sandalyesinde oturan bir zatın, vekillikten çekildikten sonra 150 lira emekli maaşı alması hükmünü ihtiva ediyordu!.. Bu, o güne göre inanılmaz yükseklikte bir maaştı!..

"ATATÜRK, bunun üzerine Fethi Bey'e, "Fransa'da vaziyet nasıldır?" diye sordu... Fethi Bey:
- "Fransa'da düşen vekillere böyle bir emekli maaşı söz konusu olmaz!.. Böyle bir kanun geçse, kamuoyu kıyameti koparır," cevabını verdi."
Bu söz üzerine İsmet Paşa şu hayret verici cevapla kendini savunmuştur:
- "Bu kanun sadece vekillere değil, mebuslara da emeklilik hakkını temin ediyor!.. Ahmet Bey idealisttir... Gerçeklerden anlamaz!.. Ben Hükümet Reisi sıfatıyla mebus arkadaşlarımın menfaatine ilişkin bu meselede muhalif kalamazdım!... PARA MESELESİ'dir!.. Gerçeklere riayet lazımdır!"
Görüldüğü gibi, İsmet Paşa milletvekillerine şahsi menfaat temin eden kanunlar vasıtasıyla onları safına çekmesi bir yana; milletvekillerinin kendi maaşlarını fahiş oranlarda yükseltip, kendilerine olmayacak imtiyazlar tanıyan kanunlar çıkartmalarına da, emsal teşkil etmiştir!..
MİLLET'in nefretini çeken bu uygulama, İsmet Paşa ile başlamıştır!.
Neticede, halkın kendisine olan tepkisini, ATATÜRK'e karşı imiş gibi göstermeyi de başardı bizim İsmet Paşa, ve muhalif partiyi 3 ayda ekarte etti!.. Kemal Tahir bunu şöyle anlatır:

- "Serbest Fırka kapanmadan iki gün önce Cumhuriyet'te Yunus Nadi:
"Ya partinin başına geç, devrimleri koru, ya da biz sensiz bunu yapacağız!." diyordu."
"Yunus Nadi bu gücü kendinde bulamazdı!.. Öyleyse partiyi eline geçirmiş olan İsmet Paşa, GAZİ'yi göreve çağırıyordu!.. (Yoksa) GAZİ'yi sarsalamak kimin haddine?.."
"GAZİ politika yaptı, Fethi Bey'i İsmet Paşa'ya kurban verdi!.."
"Ancak uzun yıllar sonra, İsmet Paşa'yı görevden alıp Celal Bayar'ı başbakan yapabildi!.."

ATATÜRK "politika" yaptı, ama mecburdu!.. Koca GAZİ, memleketi yöneten partiyi İsmet'e kaptırdığını, aslında Meclis'te hiç te güçlü olmadığını sezmişti!.

Fethi Okyar da bu gelişmeye, yanlış hedefler seçerek yardımcı olmuştur... Onun yanlış tercihleri, partisinin gerici bir hüviyet almasına yol açmıştı. 3 ay içinde partiyi kapatmak zorunda kaldı... İsmet Paşa olaydan daha da güçlenmiş olarak çıktı... 1937'e kadar rakipsiz kaldı!..Şevket Süreyya bu konuda şöyle yazar:

- "İsmet Paşa her şeye rağmen TEK PARTİ ADAMI idi ve öyle kalacaktı!.." - "Hatta bir kısım politikacılar, GAZİ'nin yeni bir parti yaratma teşebbüsünü, "İsmet Paşa'nın sivrilmiş otoritesi"ne ve "söz sahipliği"ne karşı saydılar... Onlara göre GAZİ, artık harf, dil, tarih ve kültür işlerine kendini vermişti... HER ŞEY GAZİ'NİN ELİNDE GÖRÜNMEKLE BERABER, İSMET PAŞA HÜKÜMETTE TEK SÖZ SAHİBİ GÖRÜNÜYORDU!.."
Gerçekten öyle idi!.. ATATÜRK CHP'yi İsmet'e bıraktığı gibi, şahsiyetleri açısından Meclis'e girmesini istediği bir kaç kişinin dışındaki mebusların tercihine de karışmazdı!.. GAZİ'nin aslında parti teşkilatının tercihine bıraktığı sayının büyük kısmı için, İsmet ne yapar eder, kendine çok yakın ve sadık adamların listeye alınmasını ve seçilmesini sağlardı... Arada bir çıkan muhalifleri de terörü ile sindirirdi... Böylece Meclis görüşmelerine fazla katılmayan, Köşk'ten çıkıp halkın arasına fazla karışamıyan GAZİ'ye her şey, "süt liman" görünürdü.

Yalnız burada iki hususu birbirinden ayırmak gerekir... İSMET'in GAZİ'yi aldattığı bir gerçektir!... Ama bu durumu, bazılarının yaptığı gibi "ATATÜRK, İsmet Paşasız bir şey yapmazdı" diye yorumlamak son derece yanlış olur.
Böyle düşünenler ATATÜRK'ün bir gün sofrasında "Bir lokma ekmek yiyor, bir kadeh rakımı şuracıkta rahat içiyorsam, bunu İsmet'in sayesinde yapabiliyorum!" demiş olmasına bağlarlar...

Halbuki ATATÜRK'ün çok yakını KILIÇ ALİ, hatıralarında "olayın başka türlü olduğunu, ATATÜRK'ün bu sözü ettikten sonra karşısında oturanlara göz kırptığını, yani İsmet'in böyle kendini bir halt sanmasıyla dalga geçtiğini" anlatır!.. (Bakınız: ATATÜRK'ÜN HUSUSİYETLERİ, Cumhuriyet Yayınları 1998)

İşin kandırmaca, aldatmaca yönü çok önemlidir!.. İsmet, GAZİ'nin çevresinde öyle bir "koruma" halkası oluşturmuştu ki, istemediği kimse o kordonu aşıp GAZİ'ye kolay ulaşamaz, GAZİ de canının istediği gibi Köşk'ten ayrılamazdı!.. Bir seferinde tek başına "kaybolup" şehre inmişti de, adeta yer yerinden oynamıştı!..

Kemal Tahir şöyle diyor:
"Cumhuriyet döneminde de azgın BATICILIK yapıldı... O kadar ki, takvimimizi, ağırlık, uzunluk ölçülerimizi bile değiştirdik!.. Tek BATI'ya benziyelim diye!."

BATI'dan alınanlar sadece yukarda sayılanlardan ibaret değildi!.. Alfabemizi, kıyafetimizi, tatilimizi, saatimizi; nikah, cenaze, yemek sistemimizi; hukuk sistemimizi, devlet idaremizi, hatta laiklikle dinimizi, inancımızı değiştirdik. Bunların içinde en komiği de "şapka inkılabı(!)"dır.

devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:02

GAZİ bu hataları nasıl yaptı?.. Sözlerini inceleyince görüyoruz ki, kendisi AMANSIZ bir BATI DÜŞMANI'dır!. Davranışlarını inceleyince görüyoruz ki, ATATÜRK BATI İLE HİÇ BİR İTTİFAKA GİRMEMİŞTİR!.. Çünkü o BATI'yı insafsız SÖMÜRGECİ ve ZALİM görür!.. MAZLUM MİLLETLER'in BATI HEGOMONYASI'ndan kurtulacağı günün hayalini kurar!...
Peki, nasıl oldu da, GAZİ böyle bir gaflete düştü?..



Belki BATI'ya benzer bir hüviyet kazanırsak, BATILILAR'ın bizi rahat bırakacağını düşünmüştür... Çünkü o dönemde LOZAN sonuçlarını hazmedeyen BATILILAR, her yönden yeni DEVLET'i sıkıştırıyorlardı!..



Bir ihtimal de GAZİ'nin "MUASIR MEDENİYET"i BATI'da gördüğü için; ve bir dönem KÜLTÜR, MEDENİYET ve TEKNOLOJİ'yi AYNI telakki ettiği için; BATI özelliklerini almamız gerektiğini düşünenlere uymuş olmasıdır... Bizce hatası buradadır.
GAZİ bu konuda saf davranmıştır!.. Eğer yaşayıp 2. Dünya Harbi'ni görseydi, BATICI uygulamalardan hemen vazgeçerdi!..



GAZİ, Almanlar'ın Polonya'da yaktığı insanları, İtalyanlar'ın Habeşistan'da yaptıklarını, ve atom bombasının Japonya'da öldürdüğü masum insanları görseydi, BATI'nın MUASIR MEDENİYET'in değil, sadece TEKNOLOJİ'nin merkezi olduğunu farkeder, KÜLTÜR ve MEDENİYET'imize el değmesine izin vermezdi!..



MUSTAFA KEMAL PAŞA zaten 1920'lerden beri hep ŞARK'ı savunmuştu!.. Peki, nasıl oldu da GAZİ olunca bir dönem BATI rüzgarına kapıldı?



Buna cevap vermeden, enteresan bir nokta üzerinde durmak gerekir... Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka ve Demokrat Partı hareketi, hiç bir zaman ATATÜRK'e karşı değil; hep İSMET PAŞA'ya karşı olmuştur!..



Meclis de, halk ta 1921'den beri İSMET PAŞA'yı sevmezdi!.. İSMET, Meclis'i zamanla geleceğini kendisine bağlıyanlar ile doldurmuş, ama MİLLET'in sevgisini asla kazanamamıştır!..



Çünkü TÜRK İNSANI inanılmaz sezgisi ile bu BATICI eğilimin, bu BATICI uygulamanın ATATÜRK'ten değil de, İSMET PAŞA'dan kaynaklandığını bilir!.. Rauf Orbay'ın dediği gibi, İSMET PAŞA Lozan'dan çok değişmiş ve yurda tekrar MANDACI olarak dönmüştür!.. Ve yine Rauf Orbay'ın belirttiği gibi, bir kaç hafta kaldığı Avrupa'dan sanki bir "uzman" edasıyla gelmiş ve ne yazık ki MUSTAFA KEMAL'i de kandırmış, fikirlerini ona empoze edebilmiştir!..



Mesela 17.2.1929'da ilk "öztürkçe" konuşmayı ATATÜRK DEĞİL; İSMET yapmıştır!.. Yani dilin bozulması İsmet'in marifetidir... GAZİ bu akıma 1935'e kadar kapılmış, daha sonra vazgeçmiştir.



Onun için biz diyoruz ki, bu BATI TAKLİTÇİLİĞİ İSMET'İN MARİFETİDİR!.. Allem etmiş, kallem etmiş, GAZİ'ye allayıp pullayıp yutturmuştur1.. "KUR'AN'I ve EZAN'ı TÜRK milletinden daha güzel okuyan yoktur" diyen ATATÜRK'e; bu dinsiz adam "Türkçe" EZAN'ı kabul ettirebilmiştir!..



Bizce GAZİ'NİN EN BÜYÜK HATASI, daha İSTİKLAL Savaşı'nın ilk günlerinde İSMET PAŞA'YI BERTARAF ETMEMESİ OLMUŞTUR!..



"Peki, her şeyi İsmet yaptıysa, o zaman 1930'dan sonraki hızlı sanayileşme her gücü elinde tutan İsmet Paşa'nın başarısı sayılmaz mı?" denilebilir... Hayır!.. O başarı da onun değildir!..



Serbest Fırka olayı memlekette her şeyin A'dan Z'ye bozuk olduğunu ortaya koymuştu... Halk sefalet içinde idi. EKONOMİ, Serbest Fırka'nın kapatılmasından sonra bizzat ATATÜRK tarafından ele alındı... Bir ARAŞTIRMA konusu yapıldı... MİLLİ EKONOMİ'nin hemen bütün alanlarını kapsayan PLAN anlayışı ortaya çıktı... SANAYİ alanında eski dost SOVYET RUSYA'ya müracaat edildi... Oradan gelen Profesör Pavlov başkanlığındaki Sovyet heyeti, TÜRK uzmanlar ile memleketi dolaşarak bir rapor hazırladı, İktisat Vekaleti'ne verdi... Bu rapor 1. Beş Yıllık Sanayi Planı'nın temelini teşkil etti.
ATATÜRK, İsmet'in bürokratik devlet anlayışı ile hakiki anlamda bir gelişme olamıyacağını farketmişti!.. Onun kararlı tutumu sonucu İsmet, bazı değişiklikler yapmak zorunda kaldı... 1932 yılında ATATÜRK'ün ısrarı ile İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey'i görevden alarak yerine İş Bankası Genel Müdürü Celal Bayar'ı getirdi!.. Ondan gelen teklifleri uygulamak zorunda kaldı.



Aslında Serbest Fırka denemesi sırasında Fethi Bey, Celal Bey'i de partiye almak istemiş, ancak İsmet buna engel olmuştu.



Celal Bey ta 1921'de İktisat Vekili iken şöyle demişti:
- "DEVLET sosyalizmine muarız olanlar, FERDİYET'i kuvvetli SERMAYE'si mebzul memleketler ahalisidir... TANZİMAT'tan beri elverişsiz şartlar altında AVRUPA KAPİTALİ'nin memleketimize imtiyazlı bir şekilde girmesinin ve iktisadi kaynaklarımıza hakim bulunmasının esef verici neticeleri gözönündedir!" ( Ş.S. Aydemir, İkinci Adam, Cilt 1 sf.413)



Celal Bey, bu sözlerine rağmen, 1924'de İş Bankası'nın başına getirildiğinde İzmir İktisat Kongresi'nin "liberal" sayılabilecek kararlarına uygun davranmış, özel teşebbüsün gelişmesini sağlamaya çalışmıştı... 1932-1938 arasında DEVLETÇİ, 1946'dan sonra da LİBERAL olması; onun DOKTRİNCİ olmadığını gösterir.
İsmet Paşa ancak Serbest Fırka'nın kurulduğu Ağustos 1930 tarihinde "mutedil devletçiliği" savunmaya başlamıştır ama; zamanla DOKTRİNCİ, BÜROKRATİK bir DEVLETÇİ olmuştur... Halbuki ATATÜRK asla DOKTRİNCİ bir DEVLETÇİLİK gütmemiştir!.. O, politikasında günün ihtiyaçlarına göre değişiklik yapardı.
İsmet Paşa ise CHP'nin 6 okuna rağmen, 1946'da DEMOKRAT PARTİ'nin LİBERAL politikasının ilgi görmesi üzerine, DEVLETÇİLİK'ten "fırt" diye dönmüş; 1970'li yılların "ORTANIN SOLU" uydurma prensibine kadar "devletçiliği" bir kenara bırakmıştır!.. İsmet, tam bir eyyamcıdır!.. Gerçek ihtiyaca göre değil; rüzgara göre yön değiştirir!

İsmet eyyamcı da, onun CHP'si değil mi?.. 1990'larda, 2000'lerde CHP hep "sosyal demokrat"tır ama, bütün özelleştirmelerin altında imzası vardır. DEVLETÇİLİK unutulup gitmiştir! İsmet Paşa Hükümeti, OSMANLI Devletinin borçlarını öder... 1930 yılında 49.5 milyon lira ödenmiştir... Bu gider bütçesinin %14.6 idi!.. Üstelik 1929'da dünya iktisadi buhranı başlamış, bizim ihracatımız düşmüştü!.. Halbuki İsmet Paşa o yıl Lozan'daki kayıt ve kısıtlamalar kalkacağından çok rahatlıyacağımızı sanıyordu... Ticari piyasada iflaslar aldı yürüdü... Vergi tahsilatı düştü.



1924-1930 arası yorgun fakat aceleci uygulamaları; 1930'dan sonra ATATÜRK'ün hastalığının başlamasına rağmen, yeni bir canlılık ve tutarlılık kazandı... Bir merkez bankası olmadığı halde para istikrarı korundu... Bütçe gelirleri düştüğü halde denge sağlandı. Bütün dünya ticareti sarsıldığı halde bizde dış ticaret dengesi muhafaza edildi... Demiryolu inşaatı sürdüğü gibi, yabancıların elindeki demiryolları da satın alındı. Sümerbank, Etibank gibi bankalar kuruldu. Yeni sanayi işletmeleri açıldı... 5 yıllık planlı döneme geçildi.



Şevket Süreyya 1931'den sonra başlıyan PLAN çalışmalarının dahi, İsmet Paşa hükümeti tarafından arzu edilen seviyede götürülemediğini, Rusya'dan alınan 8 milyon altın dolarlık kredinin de, ilgisizlik yüzünden tam kullanılamadığını belirtir!.. (Menderes'in Dramı sf.345)



Kısacası, SANAYİLEŞME başarısı ATATÜRK'le, 1932'de İktisat Vekili olan CELAL BAYAR'a aittir... İsmet ise, sözde küçük sanayii korumak için hazırladığı Muamele Vergisi ile büyük sanayiin gelişmesine sekte vurmuştur!.. Güya lüzumsuz rekabeti önlemek için çıkartılan Sür Prodüksiyon Nizamnamesi de bir gelişmeyi engelleme vesikasıdır... Ş.S.Aydemir ise, bilhassa ikinci uygulamadan Celal Bayar'ı sorumlu tutar.


Bu doğru bile olsa, bizce 1924-1932 arasında da, 1932-1937 arasında da İsmet Paşa Başbakan idi... Birincisinde olmayan SANAYİ ikincisinde nasıl kuruldu?.. Değişiklik ne idi?..



Değişiklik ATATÜRK'ün müdahalesi ve Celal Bayar'ın bakanlığı idi!.. Elbette bu değerlendirmemiz Celal Bayar'ın gelmiş geçmiş hatalarını aklamaya yetmez, ama farkı ortaya koymaya yeter.



DEMİRYOLU AĞLARI da bizce İsmet Paşa'ya mal edilemez!.. Delilimiz de, onun Cumhurbaşkanlığı döneminde bu seferberliğin BİR DAHA BAŞLAMAMACASINA durmasıdır!
ATATÜRK döneminde TÜRKİYE "ipotek"le borçlanmıyordu... Kapitalist ve emperyalist dünyaya, yabancı kontrolüne karşı asil bir direniş vardı. O yüzden dünya İKTİSADİ BUHRAN'ına rağmen herşey aksaksız hazineden vadesinde ödeniyordu... Bütçemiz, ödeme dengemiz güçsüzdü, ancak vatan gene demirağlarla örülmeye devam ediyordu.
İsmet, 1932 yılına kadar ATATÜRK'le fazla zıtlaşmamıştır... Ancak İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey'in ATATÜRK'ün müdahalesi ile istifa etmesi, yerine Bayar'ın adeta zorla getirilmesi, İsmet'i korkunç kinlendirdi... Bu olayı gurur meselesi yaptı. Bir gece ATATÜRK'ün sofrasında aniden tepkisini gösterdi... Ortaya koyduğu tavra, "terbiyesizlik" demek daha doğru olur.



O tarihe kadar ATATÜRK'ün karşısında "süt dökmüş kedi" gibi duran, her dediğine "hay hay" cevabını veren, azarlandığında boynunu büküp susan İsmet; bir gün birden efelendi. ATATÜRK'ün o akşam sofrasına davet edildiği halde, vaktinde "teşrif" etmedi...Sofrada buz gibi bir hava esti. Nihayet İsmet kapıda göründü. Etrafına bakmadan boş bir sandalyeye oturdu... Cebinden bir akşam gazetesi çıkarıp GAZİ'nin yüzüne doğru açtı, sözde okumaya başladı... GAZİ'nin sorularını, latifelerini cevapsız bıraktı!.. Sabrı tükenen ATATÜRK, bazı hatıra yazarlarına göre:



- " İsmet, haddini bil! Yoksa seni ayağımın altında tahtakurusu gibi ezerim!"
dedi... Sofrayı dağıttı, İsmet'i bir odaya çekti!..Ne konuştular bilinmez ama, olay yatışmış göründü. Taa 1937'e kadar!..



İsmet, ATATÜRK karşısındaki bütün pısırıklığına rağmen, o gün niye "arslan" kesilmişti?..Bizce sebep açık!.. İsmet, bunca yıl sinsi sinsi ATATÜRK'ün altını oymuş, Parti'yi ve Meclis'i o mahut terörü ile ele geçirmişti!.. Kendini "silinmez" zannediyordu!.. (11) Bütün bunlara rağmen zılgıtı yiyince tekrar "kedi"ye dönmüştür.
1937'de, Başbakanlığının son günlerinde tekrar küstahlaşıp ATATÜRK'ün yüzüne karşı "Sofradan emirler alıyoruz!" demiştir... Halbuki ATATÜRK, 1923'DEN SONRA HÜKÜMET İŞLERİ'NE HEMEN HİÇ KARIŞMAMIŞTIR!.. Bakan ve milletvekili maaşlarına yapılan zam hikayesini daha önce anlatmıştık... O olayı da soruşturmuş, ancak karışmamıştı.. Bunda kendisinin DEMOKRAT RUHLU olması önemli yer tutar... Ancak İsmet'in onu KÖŞK'E adeta HAPSETMESİ de unutulmalıdır!..



Ancak ATATÜRK sadece DIŞ SİYASET ile yakından ilgilenirdi... Bu yüzden Dışişleri ile ilgili önemli yazışmaların birer sureti ona gelirdi... Özellikle 1933 yılından sonra hiç bir uluslararası gelişmeyi kaçırmaz olmuştu... Balkan Paktı, Sadabat Paktı, Hatay meselesi hep ATATÜRK'ün yakın ilgisi sonucu elde edilmiş başarılardır. Bir ara öyle oldu ki, DIŞ MÜNASEBETLER Ankara'dan değil, ATATÜRK'ün bulunduğu Florya Köşkü'nden idare edilir hale geldi... Üstelik ATATÜRK'ün bazı tesbitleri ne İsmet Paşa'nın, ne de Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın düşüncelerine uyuyordu. Bir gece sabaha kadar süren çekişmeli muhabere sonunda ipler koptu... Konu, Akdeniz'de korsanlığın önlenmesini ele alan Nyon Anlaşması'ydı... ATATÜRK İsviçre'de bulunan Tevfik Rüştü Bey'i doğrudan aramış, görüşmüştü... İsmet te bunu hazmedememişti!..




devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:04


Önce Bakanlar Kurulu'unu topladı:
" Bu bir hükümet buhranıdır... İstifa etmeyi düşünmüyor musunuz?"
diye onları da kışkırtmaya çalıştı... Bakanlar bu olayı, zaman zaman ATATÜRK ile İsmet arasında meydana gelen sürtüşmelerden biri olarak aldılar, fazla tepki göstermediler. Bunun üzerine bir güzel azar işittiler... Tam İsmet İstanbul'a gitmeye hazırlanıyordu ki, ATATÜRK Ankara'ya geldi.



Halbuki ATATÜRK hükümet görüşünün değişmesi için bir baskı yapmamıştı... Nitekim anlaşma İsmet'in görüşlerine uygun olarak 14.9.1937'de imzalandı.
17 Eylül'de Bakanlar Çankaya'ya davetli idiler... Ancak İsmet gitmeden Anadolu Klubü'ne uğramış, bol miktarda viski içmişti.



Çankaya'daki sofrada ATATÜRK sözü "Zıraat işlerinin iyi gitmediğine" getirdi... Zıraat Vekili Muhlis Erkmen'i tenkit etti... Kafası dumanlı İsmet:
" Yani Zıraat Vekili'nin çekilmesi isteniyor!.. Tıpkı bundan evvel yapıldığı gibi fikrim alınmaya lüzum görülmeden vekillerim istifaya icbar ediliyor... En mühim memleket davaları hep sofra başında kararlaştırılıyor! Sofradan emirler alıyoruz!"
diye isyankâr bir eda ile konuştu... ATATÜRK müthiş sinirlendi!
Bu olaydan bir gün sonra (20.9.1937) trenle İstanbul'a giderken ikisi bir kompartımana kapandılar... ATATÜRK İsmet'e şunları söyledi:



-"Ben şimdiye kadar her işte mutabık olduğumuzu sanıyordum... Dün geceki halinden ANLADIM Kİ, YANILMIŞIM!.. Madem ki aramızda mutabakat yoktur, bu vaziyette artık teşrik-i mesai edemeyiz...Celal Bayar'a ne dersin?.."
İsmet hemen dalkavuklaştı:



-"İsabet buyurdunuz!.. Her hususta olduğu gibi!"
Bu şekilde hiç beklemediği bir şekilde Başbakanlık'tan alınıp yerine İktisat Vekili Celal Bayar getirilince, çok şaşırdı!.. Tekrar eski sünepe haline döndü.



İsmet Bozdağ bir eserinde ATATÜRK'le İsmet'in daha sonraki 3. büyük ve son kavgasını da uzun uzun anlatır... Aynı asansöre gülerek binen ikili, kavgalı çıkarlar!.. Çünkü İsmet içerde "Çalışırken içmiyorsunuz. Bu sağlığınıza iyi geliyor. Vazifeden ayrıldığıma seviniyorum" demiş... ATATÜRK te, bu ifadeyi "Ben Başbakan iken bütün işleri ben yapardım, sen keyfine bakardın... Celal Bayar gelince, onun beceriksizliğinden dolayı hükümet işleri ile ilgilenmek durumunda kaldın!" mânâsına almış... korkunç sinirlenmiş!.. İsmet'i, "Sen hangi işi benim desteğim olmadan hak ettin?" diyerek çok kötü benzetmiştir!..



İsmet, derhal pişman olmuş,"Beni siz yarattınız!.. Siz olmasaydınız, ben bir hiçtim" diye yaltaklanmıştır ama, ATATÜRK artık onu defterden tamamen silmiştir!..
ATATÜRK'ün bu toplantıdaki:



- "Ben başvekillere değil, DEVLET'imin, MİLLET'imin işlerine yardım ediyorum... Bu işleri bir yere kadar İsmet Paşa götürür; bir yerden sonra Celal Bey taşımaya başlar... Hiç kimsenin kerameti kendinde görme hakkı yoktur!.. BİR DEVLET ADAMI, KERAMETİ KENDİSİNDE GÖRMEYE BAŞLADI MI, DEVLET ADAMLIĞINI BİTİRDİ DEMEKTİR!"
sözleri bütün DEVLET ADAMLARI'na ibret olacak niteliktedir!..



ATATÜRK, İsmet'in başbakanlıktan ayrıldıktan sonra rahat durmıyacağını bildiği için kendisine Londra Büyükelçiliği'ni teklif ettirmiştir... Tevfik Rüştü red cevabını getirince de,"Hımm, demek bizimle uğraşacak," demiştir!.. Gerçekten de İsmet adını unutturmamak için çeşitli oyunlara girişmiş, mesela Hipodrum'a at yarışı seyretmeye gidip halkın arasına oturmuş, halk ta bu tevazuyu (!) görünce kendisini alkışlamıştır!.. ATATÜRK, bu olayı da "İsmet Paşa'yı ben bilirim, bizim zayıf anımızı kollayacaktır," diye değerlendirmiştir!..



İsmet, başvekil olduğu 14 yıllık dönemde, hem başedemediği yolsuzluklara karşı donkişot gibi çıkışlar yaparak puan toplamış; hem de bu yolsuzlukları yapanların kendilerini "ATATÜRK'ün yakını" olarak göstermesini kullanıp, onun adını lekelemiştir!..

ATATÜRK son yılında, İsmet tarafından cezalandırılmış Hasan Rıza Sayak, Nuri Conker, Kılıç Ali, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü ve Başbakan Celal Bey'in bulunduğu bir toplantıda Bayar'a seçimlere ne kadar kaldığını sormuştu... Bayar'ın,"Daha biraz vakit var, ama siz ne derseniz o olur," demesi üzerine gözlerinin içine bakarak, "Yapabilir misin?" demişti!.. Seçimlere daha 1.5 yıl vardı... ATATÜRK'ün amacı bir erken seçimle hem İsmet'i, hem de onu tutan Refik Saydam ve avanesini ekarte etmekti!.. Ne yazık ki bu plan gerçekleşmemiştir.



İsmet Paşa, özellikle 1938'de ATATÜRK'ün hastalığı sırasında bir sürü dolaplar çevirmiş, bunların farkına varan ve onu artık ülke için tehlikeli gören ATATÜRK, yanına çağırmış; İsmet korkusundan gitmemiştir!..



ATATÜRK ölüm döşeğinde; kendi yapamadığı işi, yani bu adamın ortadan kaldırılmasını, VASİYET etmiştir!.. Emrinin yerine getirileceğinden emin olarak da, İş Bankası'ndaki hisselerini İsmet'in çocuklarına bırakmıştır... Yetimlik çekmesinler diye!.. Şükrü Kaya bu konuda şöyle der:



- "ATATÜRK kendi yerine İsmet İnönü'nün geçmesini memleket için tehlikeli görüyordu!.. Biz de o kanıdaydık... ATATÜRK bu düşüncesini Bayar'a açıklamıştı!.." (İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga)
Bu konuda çok rivayet vardır...ATATÜRK kendisinden sonraki durumu ilk değerlendirmesinde:
- "Ben hasta yataktayım... Celal Bey de hasta, yatıyor... Fevzi Paşa'nın da şekeri var... Ne olacak, bilmem!"
demiştir... Kılıç Ali bu konuda "ATATÜRK'ün söylediği sözler arasında bu iki isimden başkasından bahsetmemesi, o zaman hepimizin dikkatini celbetmişti," der...
Bu arada, ATATÜRK'ün yaveri Salih Bozok, bir mektupla ATATÜRK'e siroz teşhisi konduğu sırrını İsmet'e duyurdu... Mektubun bir yerinde de "Ne tedbir alınır, bilmem" diyordu... ATATÜRK bu mektubu öğrenince fena halde hiddetlendi!.. Bozok'u çağırıp, "İsmet Paşa'ya neden benden bahsediyorsun?..Bunun mânâsı nedir?..Bu hareketini hiç beğenmedim," diyerek azarladı.
5 Eylül 1938'de ATATÜRK durumu bir kere daha değerlendirerek şöyle demişti:
"Evvela akla İsmet paşa gelir... Fakat nedense umumun sempatisini kazanamadığı görülüyor!.. Bir de Mareşal Fevzi Çakmak var... Kimse ile münazaa halinde değildir... Bu itibarla bence Devlet Başkanlığı için en münasip arkadaş odur."
Hasan Rıza Soyak bu konuda şöyle yazar:

- "Söylediklerinden anladım ki, ATATÜRK İsmet Paşa'nın tenkide tahammülsüzlüğü, hoşgörü hassasını yetersizliği, gerek Hükümet, gerekse Parti başında selahiyet ve mesuliyet sahibi arkadaşlarının yetki ve haklarına lüzumu kadar, hatta bazen hiç itibar etmiyerek her işi yalnız kendi arzu ve fikirleriyle yürütmeye çalışmasını beğenmemekte; memleketi o zamanlar Avrupa'da mevcut ŞEF idarelerine götüreceğinden endişe etmektedir!.. Belliydi ki, bir süre önce Recep Peker'in Avrupa seyahatinden döndükten sonra Parti kongresinde teklif edilen nizamname ve programın FAŞİST esaslarını unutmamıştı." - "İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı'na geçer geçmez, hiç bir ciddi sebep ve lüzum olmadan kendisini MİLLİ ŞEF ve partisinin değişmez başkanı ilan ettirmesi ve bu hali uzun süre devam ettirmesi, derin ve uzak görüşlü BÜYÜK ADAM'ın endişelerinde ne kadar haklı olduğunu ispat etmiştir!.." (Hasan Rıza Soyak, ATATÜRK'ten Hatıralar)
ATATÜRK'ün İsmet Paşa'nın mülevves vücudunu ortadan kaldırmaya kesin karar verdiğini gösteren bir başka olay da şudur:



ATATÜRK'ün kendisini müteaddit defalar çağırmasına rağmen gitmekten korkan İsmet, nihayet zorla götürüleceğini düşünerek yola koyulur... İstasyona gidip kompartımana yerleşir. Ancak Dr. Refik Saydam "Olmaz Paşam! Gidemezsiniz!.. Görmüyor musunuz, sizi öldürecekler!.. Eğer israr ederseniz, lokomotifin önüne yatarım" der... İsmet bunun üzerine vazgeçer... (İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga)
İsmet ise olayı şöyle anlatır:



- "Beni İstanbul'a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir gayret belirdi... Ben de istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret, yakın arkadaşlarımın dikkatini celbetti... Kat'iyen bırakmadılar!.. Onlar haklı ve isabetli çıktılar!.." (İsmet İnönü, Hatıralar)
Acaba hangi hususta haklı çıktılar?.. ATATÜRK'ün artık kendine HAYAT HAKKI bile tanımadığında mı?..

Ne var ki, sinsice ATATÜRK'ün kuyusunu kazan İsmet, daha önce anlattığımız gibi Parti'yi ve Meclis'i istediği gibi teşkil etmişti!.. TOPAL OSMAN gibi başını ATATÜRK yoluna adamış biri yoktu ki, emri yerine getirsin!.. 1937'de GÖREVİNDEN ALINMASINDAN SONRA yeni bir SEÇİM de yapılmadığı için, ATA'nın ölümünden sonra ipleri hemen eline geçirmiş, bir terör ortamı kurmuş; ve büyük ekseriyetle Cumhurbaşkanı seçilerek paçayı kurtarmıştır!.. Bu operasyonda 1.Ordu Kumandanı Ali Fuat Cebesoy'un büyük etkisi olmuştur. Ali Fuat Paşa, bazı kimseleri, bu arada Mareşal Fevzi Çakmak'ı ziyaret ederek örtülü şekilde tehdit etmiş, İsmet'in Cumhurbaşkanlığı'nı sağlamıştır!
1938'de İsmet'in paçayı kurtarması demek, 35 yıl daha memleketin başına dert olması demekti!..Öyle de olmuştur... Başta Şükrü Kaya olmak üzere bu olaya şahit olan kişilerin hatıraları da çalınmış, satın alınmış, yok edilmiş, gerçekler gözlerden uzak tutulmuştur!..Harp Tarihi arşivlerindeki belgeler tahrif ve imha edilmiştir!..
İsmet kısa zamanda gerçek yüzünü ortaya koymuş, Avrupa'daki "diktatör yöneticiler" modasına hemen kapılmış ve kendisini "milli sef" ilan ettirmiştir!..(26.12.1938).
Düşünün bir kere!.. Haçik namlı, TÜRK olmadığını ima eden biri, TÜRK MİLLİ ŞEFİ!.. Bu milliyetsizin MİLLET'e neler ettiğini anlatmaya dil yetmez!..
İsmet göreve gelişinin hemen arkasından paralardan ATATÜRK resmini kaldırttı, kendi resmini koydurdu!.. Kendi heykellerini diktirdi. ATATÜRK'ün hiç yapmadığı bir şeyi başlattı...Bayram törenlerini heykeller önündeki saygı duruşlarına çevirdi!.. Böylece gerçek ATATÜRKÇÜ anlayış ve düşünceyi unutturup, anlamsız seromonileri "******çülük" diye yutturdu!..



İsmet Paşa TÜRK OCAKLARI'na kayıtlı idi!.. Duyan da onu ateşli bir TÜRKÇÜ sanır... Halbuki ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ'ni hiç uygulamadığı gibi, milliyetçilere de etmediği eziyet kalmamıştır!.. Onları tabutluk denilen hücrelere kapatmış, işkenceden geçirmiştir... Üstelik bu kişiler hiç bir terör olayına karışmadıkları, herhangi bir olay çıkarmadıkları halde!




devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:05

TÜRKİYE, 2. Dünya harbine kadar bütün dünya devletleri ile normal siyasi münasebet kurmuş, ancak bir ittifak içinde yer almamıştı... Sovyetler Birliği ile dosttu... Balkan Paktı ve Sadabat Paktı ile de komşularıyla olan ilişkilerini düzene sokmuştu... TÜRKİYE'nin kendine BATI'da müttefik araması, İsmet Paşa'nın tercihidir, ATATÜRK'ün değil!.. Sovyetler ile arasının bozulmasına sebep İsmet Paşa'dır, ATATÜRK değil!..
Stalin 28.6.1945'de TÜRKİYE'den toprak talebinde bulundu... Buna göre Kars ve Ardahan Sovyetler'e verilmeli ayrıca Boğazlar'da kontrol hakkı tanınmalıydı... 1925 TÜRK-Sovyet saldırmazlık anlaşmasının yenilenmesi için bu hususlar şart koşulmuştu!.. İsmet Paşa bunun üzerine BATI ile yakınlaşmış, yeni kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı'na girmi; ancak esas ittifakı 1951'de NATO'ya giren Menderes kurmuştur... Menderes 1949'da kurulmuş olan NATO'ya alınmak için 1.7.1950'de, yani ayağının tozu ile Kore'ye asker göndermişti!..


İsmet 1939'da başlıyan 2. Dünya Savaşı ile bocalamaya başlamıştı... Dönemin Fransız Büyükelçisi, TÜRKİYE'nin Mayıs 1939'da dahi BATI'ya yönelik bir ülke olmadığını şu sözlerle anlatır:
- " Paris'tekilerin İnönü'nün Avrupa işlerine sırtını çevirmiş, sadece Sadabat Paktı'na önem vererek ülkesinin Arap dünyası ile ilişkiler kurmaya çalıştığını ileri sürmelerine üzülürdüm."



Bilindiği gibi Sadabat Paktı, 1937'de ATATÜRK tarafından BATI'ya karşı arkamızı emniyete almak için kurulmuştu... Yani o tarihte dahi BATICILIK yoktu!..
Ne yazık ki, Fransız Elçisinin yukardaki sözleri sarfettiği günlerde, General Weyland'ın ziyaretinden sonra, Fransa ve İngiltere ile anlaşmalar imzalandı... Alman elçisi Von Papen "TÜRKİYE bu anlaşmalardan vazgeçerse, veya şartlarını hafifletirse, Ankara'yla bir saldırmazlık paktı imzalayacaklarını, hatta İtalya'nın elindeki bazı EGE ADALARI'nı bize vereceklerini" bildirdi... İsmet, bu teklifi reddetti!
Biz bu tavrı "peşin bir hata" olarak yorumlarız... Eğer bu teklif kabul edilseydi, BATI'ya karşı elimizde bir başka koz olacaktı... Nasıl Almanlar BATI ile anlaşmamızı önlemek için tavizler vermiş iseler; BATILILAR da Almanya ile yakınlaşmamamız için belki bize BATI TRAKYA'yı, belki MUSUL, HALEP'i teklif edeceklerdi!.. (12)
29.5.1937'de bağımsız olan HATAY'ın TÜRKİYE'ye katılması, 12.6.1939'da gerçekleşti... TÜRKİYE buna karşılık İngiltere ve Fransa ile deklarasyon imzalıyarak, adeta bütün kozlarını oynamış oldu... Böyle peşinen İNGİLTERE ve FRANSA güdümüne girmek, TÜRKİYE'deki ilk BATI'YA YÖNELİŞ hareketidir!..
Sovyetler ile aramızda 1921 yılında yapılan anlaşmalar ve 1925 Saldırmazlık Anlaşması vardı... Sovyetler BATI ile yapılmış olan bu acele deklarasyonlara bozuldular, ancak harp bitene kadar tepkilerini göstermediler.
İsmet'in 2. Dünya Harbi politikasını "çok ustaca" bulan Şevket Süreyya dahi, bu konuda şöyle der:
" Bu deklarasyonlarda Türk-İngiliz, Türk-Fransız ittifaklarına gidileceği belliydi... Ama aynı zamanda yürürlükte olan Türk-Sovyet anlaşmalarının da paralel hale getirilmesi lazımdı!.. Yani aynı anda bir TÜRK-SOVYET İTTİFAKI'NA GİDİLMEDİĞİ TAKDİRDE, TÜRKİYE'NİN MADDİ VE MANEVİ KANATLARINDAN EN ÖNEMLİSİ AÇIKTA KALABİLİRDİ!" (2.Adam, 2. Cilt sf.121)



Ruslar aramızdaki miadı dolmuş anlaşmaları Mart 1939'da tek taraflı feshetmişlerdi ama, Ağustos 1939'da yenilerini imzalamak için başvurdular... Dışişleri Bakanı Saraçoğlu 25.9.1939'da Moskova'ya gitti... Ancak Alman ve Ruslar'ın Polonya'yı işgali, Rus gündeminde daha ağır basmıştı. Saraçoğlu'nu bir ay oyaladılar... Ruslar durumun açıklığa kavuşmasını bekledi... Çünkü Polonya işgali ortaya bir Alman-Rus ittifakı çıkartmıştı.
Hep bize "sabırlı, temkinli, kafasında kırk tilki dolaşır da, hiç birinin kuyruğu bir diğerine değmez" diye tanıtılan İsmet; her nedense acele etti!.. Heyetin Moskova'dan dönmesini bile beklemeden, 19.10.1939'da İngiltere ve Fransa ile ÜÇLÜ İTTİFAK diye bilinen anlaşmaları imzaladı!.. (13)



Üçlü İttifak ilk andan itibaren menfi tepkiler ile karşılaştı, hiç bir zaman normal ve aksaksız işlemedi!.. Harp boyunca Almanlar'ın, Ruslar'ın, hatta "müttefikimiz" İngiltere ve Fransa'nın baskılarına vesile teşkil etti!.. Açıkçası başımıza bela oldu!.. (aynı eser, sf.126)
Bizce İsmet idaresindeki TÜRKİYE'nin savaş boyunca yaptığı tek doğru hareket vardır... O da, Balkan Paktı'na girmeyen Bulgaristan'ı, Yunanistan'a (Batı Trakya) saldırdığı takdirde TÜRKİYE'nin hareketsiz kalmıyacağı konusunda uyarmasıdır!.. Aynı uyarı İtalya'ya da yapıldı... Selanik'e girdiği takdirde TÜRKİYE savaşa katılacağını açıkladı... (1940) Bu, TÜRK menfaatlerine uygun bir tavırdı.



Kısa bir süre sonra Bulgaristan Almanya-İtalya ittifakına katıldı... Ancak bunun üzerine Sovyetler bize başvurup 1925 Saldırmazlık anlaşmasının yürürlükte olduğunu, hatta TÜRKİYE Almanya ile savaşa girerse, tarafsız kalacaklarını bildirdiler.
Yani Sovyetler'i safımıza çekme imkanı tekrar belirdi!.. Ama İsmet bunu değerlendiremedi... Almanlar Bulgaristan'a girince, Sovyetler bizimle yeni bir Saldırmazlık Anlaşması imzaladılar. (24.3.1941) Nisan ayında İstanbul'un tahliyesi hazırlıkları başladı... Bu arada CHP grubunda bazıları "Niye Almanlar safında harbe girmiyoruz?" diye feryat ediyordu!..


TÜRKİYE, 1941 yılında, Almanya ile de saldırmazlık anlaşması imzaladı, ama bu tavır müttefikleri ve özellikle Amerika'yı kızdırdı... Bize yaptıkları yardımı kestiler... Eğer İngiltere-Yunanistan safında savaş girersek daha çok yardımda bulunacaklarını vaadettiler!.. Almanlar da bizden "gizlice Irak'a silah ve malzeme göndermelerine izin vermemizi" istiyorlardı.



Bu anlaşmadan 4 gün sonra Almanya, Sovyetler'e saldırdı... Bu da Sovyetler'i BATI ile müttefik yaptı... İsmet, bunun, TÜRKİYE için getireceği felaketi önceden hesap edemediği için, Sovyet-Alman savaşında tarafsız kaldığını belirtti!.. Ruslar istediğinde, Boğazlar'ı başka gemilere kapatamıyacağını söyliyen İsmet; şimdi Ruslar'ın yardımına koşmak isteyen İngilizler'e, Amerikalılar'a Boğazlar'ı kapattı!.. Bunun üzerine İngilizler güneyden, Ruslar kuzeyden İran'ı işgal ettiler ve yardımın Basra üzerinden Rusya'ya ulaşmasını sağladılar... Tabii Stalin bunu da unutmadı!.. Harp sonrasında TÜRKİYE'ye çok yüklendi. Toprak talepleri bu yüzdendir.



Halbuki Amerika da Ruslar'a yardım edeceğini açıklamış, böylece bir BATI-RUS ittifakı oluşmuştu... TÜRKİYE'nin Rusya'ya yardımdan kaçınması, onu hem BATI'nın hem Sovyetler'in hasmı haline getiriyor, Almanlar'ın safına atıyordu!.. Böyle bir hata, en kötü OSMANLI idaresinde dahi yapılmamıştı!..



Aslında savaşın kaderi belli olmuştu... Napolyon nasıl Rusya'da mağlup olmuş ise, Hitler de soğuğa yenilecekti!.. Bizce TÜRKİYE bu dönemde tarafsızlığını değil, tavrını koyarak hem BATI'dan, hem Sovyetler'den, hem de Almanya-İtalyan ittifakından çok şey koparabilirdi!.. Ve sadece Boğazlar'ı açma-kapama karşılığında!.. Ama her zaman olduğu gibi İsmet gene yanlış safta idi, yanlış işler yapıyordu.



Japonlar Pasifik'te azgınlaşınca, Amerika İngiltere ile Atlantik Beyannamesi'ni imzaladı... Bu hem Amerika'nın kendi içine kapanık siyasetinden vazgeçmesi, hem de NATO'nun temelinin atılması demekti.


devamı altta

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:07


İSMET PAŞA MUAMMASI - 4



Eylül 1941'de Amerikan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Amiral Sterling, "TÜRKİYE'nin Boğazlar'ı açmasını, yoksa hücum edileceği" beyanatını verdi!.. Stalin ise "savaştan sonra TÜRKİYE'ye Suriye'nin kuzeyinin, 12 Ada'nın, Batı Trakya'nın ve Şarki Rumeli'nin verilmesi gerektiğini" belirtmişti!..



İşte İsmet Paşa bize bu kadar toprak teklif eden Stalin'i, "Boğazlar ve Kars-Ardahan'ı isteyecek" duruma getirmeyi başarmış kaabiliyetsizin biridir!.. Hoş, o iddia edilen talebin de bizi NATO'ya sokmak için uydurulmuş olduğu da söylenir ya, neyse!..



Çünkü o tarihte İsmet Paşa, hala Almanlar'ın kazanacağı görüşünde idi, ve inadından TÜRKİYE'yi hem tehlikeye atıyor, hem de böyle imkanları kaçırmakta beis görmüyordu!.. ATATÜRK'ün Mc Arthur'a yaptığı açıklamaları (1933) bilmiyor, "Sovyetler'in bu savaştan TEK galip olarak çıkacağını" söylediğini hatırlamıyordu!.. Herkes Almanlar'a cephe alırken, biz o günlerde Almanlar ile 100 milyon liralık bir ticaret anlaşması imzaladık!..
1941 sonunda Almanlar Ukrayna, Kırım ve Kafkaslar'ı, Kuzey Afrika'yı işgal etmişler, Japonlar da Pearl Harbor'da Amerika'ya saldırmıştı... Türkiye iyice sıkıştı... Kazablanka(12.1.1942), Washington(12.5.1943), Kahire(22.11.1943), Adana, Quebec(2.8.1943), Tahran(28.11.1943), Moskova(19.10.1943) konferanslarında hep bizim savaşa girmemiz dile geldi... Churchill'e göre bütün planların anahtarı TÜRKİYE idi. İsmet nasıl olduysa, bu oyunlara gelmedi... Gözünü korkutan şey, harpten sonra Ruslar'ın TÜRKİYE'ye saldırma ihtimaliydi.



BATILILAR'ın bu konuda ancak "kurulacak Birleşmiş Milletler'in meseleyle ilgileneceği" teminatını vermişlerdir!.. Hani şu Bosna'yı bile koruyamıyan Birleşmiş Milletler!.. (14)
Churchill TÜRKİYE'nin bu endişesini Stalin'e bildirince, Stalin'in cevabı kısa ve kesin olmuştur... Sovyetler TÜRKİYE'ye yaklaşmak istemekte, ancak İsmet Almanlar'ı feda etmeye yanaşmamaktadır!.. Demekki, savaş sonrası karşılaştığımız sıkıntılı durum da, İsmet'in yanlış ata oynamasından dolayıdır.



Savaş boyunca bütün yatırımlar durmuş, ülke 1939-1945 arasında savaşa girmemesine rağmen büyük sıkıntılara düşmüştü... Halk başlangıçta davul-zurna ile elindeki at ve arabaları getirip orduya teslim etmiş, ancak sonradan bu hayvanların bakımsızlıktan öldükleri; insanlar açlıktan kırılırken, depolanan yiyeceklerin ambarlarda çürüdüğü görülmüş; suistimaller almış yürümüş, harp zenginleri türemişti. (15)
Bütün bunların sebebi, daha 20 yıl önce bir topyekün harp yaşamış, bütün imkanlarını seferber etmiş TÜRKİYE'nin, İsmet'in döneminde bir harp ve savunma teşkilatına gidemeyişi idi... O dönemde hazırlanan bir reform tasarısı ise, Başbakan Refik Saydam'ın ani ölümü ile rafa kaldırılmıştır... Bilindiği gibi Refik Saydam, herşeyin "A'den Z'ye bozuk" olduğunu söylemesiyle meşhurdur!..



Kemal Tahir savaş sırasında alınan kararları şöyle eleştirir:

- "Ayni yardım, harp içinde icat edilmiş, memurlarla halkın arasını açmaktan başka bir yararı olmayan sistemdi... Şeker 30 kuruşken evine bir kilo şeker alamıyan memura; kilosu 25 kuruştan 9 ila 45 kg. kadar şeker alma imkanı tanınmıştı... Memur bu parayı veya malı alır, iki kilosunu kendine ayırır, kalanı 50 kuruştan bakkallara devrederdi!.. Şeker de piyasada 200 kuruşa satılırdı!.."



- "İşte bu yüzden halk,
İsmet uludur, İsmet uludur...
Memurlar İsmet'in kuludur.
İsmet'ten başka yoktur tapacak!.. (16)
demeyi latife haline getirmişti!."

- "Sonra bu yardım 15 lira olarak nakit ödenmeye başladı... Perihan Altındağ (Sözeri) meselesinden sonra istifa etmek zorunda kalan Fuat Ağralı'nın yerine Maliye Vekili olan zat, değişiklik olsun diye bu parayı 6 ayda bir ödeme usülünü çıkartmıştı."
- "Dün sokak kadınlarını vilayete çağırmışlar, Varlık Vergisi için...(17) 500 lira istemişler her birinden...Vatan tehlikede imiş!.. Düşman gelirse ırzımıza geçermiş... Bu parayla ordu besliyeceklermiş..." - "İsmail Ağa'dan da 700 lira istemişler... Halbuki İsmail Ağa geçenlerde İstanbul'da gavurların satılan mallarından 40.000 liraya bir gazino almıştı!"
TÜRKİYE'nin 2. Cihan Savaşı'na girmemesi de İsmet'in "siyasi başarıları"ndan sayılır... Alakası yoktur!..



Bir defa, savaşan BATI taraflarından şunu veya bunu tutmaya mütemail LEVANTEN UNSURLAR'ın toplandığı MASON DERNEKLERİ, 1935'de ATATÜRK tarafından kapatılmış, böylece MİLLİ SİYASET istiyenlerin önü açılmıştı!..



İkincisi İsmet, hayatı boyunca evhamlı ve korkak biri olduğu için, zaten savaşa giremezdi!.. (18 Ülkeyi korumaktan ziyade, kendi derdinden savaştan uzak durmuştur... Bunu da galip gelebilecek tarafa yaranarak yapmıştır.



Kemal Tahir, İsmet'in bu tavrını çok güzel teşhis etmiştir... Onun, "Köy Enstitüleri"ni aslında Almanlar'ın Nazi teşkilatına özenerek kurduğunu, ama Ruslar'ın galip gelmesi kesinleşince bu teşkilatın "milliyetçi" hüviyetini yok edip, hemen nasıl "komünist"leştirdiğini şöyle anlatır:

- "Köy Enstitüleri, günlük politikanın eğitime bulaşmasından öte bir şey değildir!..."
- "2. Dünya Savaşı içinde İsmet Paşa'nın TÜRKİYE politikası çok civelek bir politikadır... Başlarda ALMANLAR FRANSA'YI ÇİĞNEYİVERİNCE, İSMET PAŞA ALMANLAR'A DÖNDÜ!"
- "Almanya'da Nazi Partisi, TÜRKİYE'de Halk Partisi... Almanya'da Hitler'in sözü kanun, TÜRKİYE'de İsmet Paşa'nın... Almanlar her yere bir Nazi ajanı yerleştirmiş... İsmet Paşa şehirleri Halk Evleri ile avucunun içine almış ama, köyler boş!..."
- "Paşa askerlikten kurtulamadığı için, çavuş olan açıkgöz köy çocuklarını kurstan geçirip eğitmen yetiştirdi... Bunların her birini bir köye yerleştirdi... Bu eğitmenler köyleri avuçlarına alacaklar, sinek uçsa, İsmet Paşa'nın haberi olacak!.."



- "Ama hesap yanlış çıktı!.. Almanlar Sovyetler'in bozkırına yenildiler... İsmet Paşa da "Hadi göreyim sizi" deyip ortaya sürdüğü Turancılar'ı deliğe tıktı!.."



- "Yine AYNI MİLLİ EĞİTİM BAKANI HASAN ALİ YÜCEL'i, solcuları el üstünde tutan biri haline getirdi. DEVLET'i sol rüzgarların uğuldadığı Köy Enstitüleri şampiyonu yaptı!.."
- "İşte Köy Enstitülerinin temelinde bu rezillik yatar!.. Önce savaşı Almanlar'ın kazanacağı hesabına yatırım yapılmıştır, sonra Ruslar'ın kazanacağına!..."
- "Ruslar savaşı kazanıp üç ilimizle Boğazlar'ı isteyince, İsmet Paşa fırt diye döndü ve İngiltere-Amerika üstüne oynamaya başladı!.." - "Demokrat Parti muhalefeti ağzını açar açmaz da, Köy Enstitüleri'ni taviz olarak kurban etti. Çünkü fonksiyonunu çoktan yitirmişti!.." (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'le Sohbetler)

İsmet Paşa Ruslar Boğazlar'ı ve Kars-Ardahan'ı istediği bahanesiyle, hemen "Amerikan Mandacısı" yönünü açığa vurmuş, 1947'de Truman yardımına el açıp, 1950-1993 arasında her on yılda bir yaşanan ekonomik kriz ve ihtilallerin temelini atmıştır!..
Bu "Kars-Ardahan-Boğazlar" meselesinin ibret dolu bir hikâyesi vardır. Dönemin Moskova büyükelçisi Selim Sarper'dir, ve onun marifetidir. Selim Sarper aslında Türkiye'den daha çok Amerika'ya hizmet etmiştir. Yani bir Amerikan casusu idi. Böyle olması da normal karşılanmalıdır, ç ünkü kendisi bir "dönme" idi. Bütün dönmeler gibi dışı Türk ve Müslüman görünüşlü, ama özü Yahudi ve Sabetayist'ti. Ve bütün dönmeler gibi, Türkiye'den çok Batı'ya bağlıydı.



Bu kişi, Türk büyükelçisi olarak Sovyet yetkilileri ile yaptığı görüşmeleri Türkiye'den önce Moskova'daki Amerikan büyükelçisi A. Harriman'a bildirirdi. Harriman da tabii ki aldığı bilgileri Washington'a iletiyordu!..



Selim Sarper Molotov'la görüşmesinden sonra telaşla Ankara'ya "Sevyetler'in KTürkiye'den üs ve toprak istediği"ni bildirmişti. Ama her zamanki bu görüşmenin teferruatını Harriman'a anlatmış olmasına, onun da Washington'u haberdar etmesine rağmen Amerikalılar'da bir heyecan uyanmamıştı. Anlaşılan odur ki, Selim Sarper İsmet Paşa'yı kandırmıştı!.. Zaten İsmet'in fazla kandırılmaya ihtiyacı yoktu. Rauf Orbay'ın hatıralarında belirttiği gibi "İsmet Paşa Lozan'dan çok değişmiş ve kibirli ve de Batı hayranı olarak" dönmüştü ve hep öyle kalmıştı.



Gerçekte böyle bir talep yoktu. Ne Kars, ne Ardahan, ne Boğazlar, ne de üs istenmişti!..
Muhtemeldir ki, bu mizensan Amerikalılar tarafından hazırlanmış, Harriman tarafından Selim Sarper'e dikte edilmiş, ve Molotov'la yapılan mülakat ta buna vesile teşkil etmiş, oyun sahneye konmuştu!. Amaç, Türkiye ile Sevyetler Birliği arasındaki bir yakınlaşmayı engellemekti!.. Kısa bir süre sonra "Missouri" mizanseni devreye girecek, ve Türkiye'nin ABD ile yakınlaşması sağlanacaktı!..

O olayı da anlatalım... İsmet'teki bu iflâh olmaz BATI HAYRANLIĞI'nı farkeden Amerikalılar, 1944 yılında vefat etmiş ve oraya gömülmüş olan Türkiye'nin Washington Büyükelçisi M. Münir Ertegün'ün kemiklerini çıkarıp Missouri gemisine yükler ve Türkiye'ye gönderirler!.. Yıl 1946!!!



Ancak bu geminin bazı özellikleri vardır. 2. Dünya Savaşı'nın sonunu belirliyen Japonya'nın teslim töreni 1.9.1945 tarihinde bu gemide yapılmıştır. Gemi Pasifik'te fiilen görev yapmış, 270 metre uzunluğunda, 57.000 ton ağırlığında ve 1600 kişilik mürettabı olan muazzam bir savaş gemisidir!.. İçinde de bir "tören" kıt'ası vardır!... A.B.D. Başkanı Truman'ın temsilcisi de İsmet Paşa'ya Başkan'ın özel mesajını sunmak için sabırsızlanmaktadır!.



Gemi nihayet 5.4.1946 günü İstanbul'a varır. Üniformalı Joniler gemiden inip şehir içinde bir resm-i geçit yaparlar. Şehir kendileri için hazırlanmış, hatta genelev sokağı yeniden boyanıp badalanmış, o tarihe kadar Rus salatası diye bilinen yiyeceğin adı bile Amerikan salatasına çevrilmiştir.



Joniler bir gelirler, bir daha gitmezler!.. Türkiye'nin başına A.B.D.'nin belâ olması, işte bu Missouri zırhlısının meş'um ziyareti ile başlar!.. İşte son zamanlarda "TÜRKİYE tercihini BATI lehine yapmıştır" diye ifade edilen tutum, 1945'den sonra ne yapacağını bilemiyen İsmet'in tercihidir!.. Girilen ittifakların hepsi onun dönemindedir!.. ATATÜRK asla böyle bir tercih yapmamıştı!.. Ve BATI ile hiç bir ittifaka girmemişti!.
Öte yandan ******'ün kapattığı Mason Dernekleri, savaş sonrasında 1948'de İsmet Paşa tarafından açılmıştır!.. Hem de kanunla mallarının devredilmiş olmasına rağmen, sanırız, "kanunsuz" şekilde!..



Ayrıca Lozan'da büyük mücadele ile kazandığımız "telif hakkı ödememe" imtiyazından, vazgeçmiştir!.. BATI'ya yaranmak için bir telif hakları konferansına delege göndermiş, sözleşmeye imza koydurmuştur!..



Bununla da yetinmemiştir!.. Yine Lozan'da binbir uğraşla Akdeniz sahillerimizdeki İtalyan emellerine set çekilmiş iken, İsmet Paşa, İtalya'dan borç alabilmek için "toprak satma" izni vermiş ve bu suretle bir miktar İtalyan gelip İzmir çevresine yerleşmiştir. (19)
İsmet başa geçtikten sonra korkunç bir BATICILIK başlar!.. Cumhurbaşkanlığı TÜRK MUSİKİSİ HEYETİ lağvedilir!.. Radyoda TÜRK MUSİKİSİ %10 nisbetine indirilir... Halkın ancak kahvelerde dinleyebildiği radyolardan sabahın 7'sinde bile senfoniler, konçertolar yayınlanmaya başlar!... Milli Eğitim Bakanlığı ŞARK KLASİKLERİ'ni tercüme ve yayın işini bırakıp, sadece Batı edebiyatına yönelir... Grek ve Roma medeniyeti sanki bizim öz medeniyetimizmiş gibi tarih kitaplarında en önemli yeri alır!.. TÜRK mimari eserleri yıkılmaya terkedilirken, onlar restore edilir... Eski yazı kitaplar, belgeler ambarlarda çürütülür!... TÜRK folklorü unutulmaya yüz tutar!..



devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:08


CUMHURİYET döneminin ilk devalüasyonu 1946'da yapılır!.. Demiryolları tamamen ihmal edilir!.. Truman Planı, Marşal Yardımı derken, İsmet Paşa Amerika'ya gizli bir anlaşma ile "TÜRKİYE'de 50 yıl yeni demiryolu projesi yapılmayacağına" söz verir!.. AID kredileri Karayolları teşkilatını kurar, benzini, otomobil ve yedek parça fabrikası olmayan ülkeyi, ulaşımda tamamen DIŞA BAĞIMLI hale getirir!.. (20)



TÜRK HAVA KURUMU, KAYSERİ UÇAK FABRİKASI, DENİZYOLLARI, KIRIKKALE SİLAH FABRİKASI da bu ihmalden nasibini alır!!!. Bu kurumlar 1990'lara kadar kendilerini toparlıyamazlar!..



İşte son zamanlarda "TÜRKİYE tercihini BATI lehine yapmıştır" diye ifade edilen tutum, 1945'den sonra ne yapacağını bilemiyen İsmet'in tercihidir!.. Girilen ittifakların hepsi onun dönemindedir!.. ATATÜRK asla böyle bir tercih yapmamıştı!.. Ve BATI ile hiç bir ittifaka girmemişti!.



Öte yandan halkın dini ihtiyacı unutulur... İsmet'in ağzından bir kere bile "ALLAH" sözü çıkmaz!.. ATATÜRK'ün deneme mahiyetinde giriştiği "Türkçe Ezan" 1941 yılında İsmet tarafından MECBURİ hale getirilir, ARAPÇA EZAN yasaklanır!..Din adamı yetiştiren okullar kapatıldığı için halk cenazesini yıkatacak imam bulamaz hale gelir!.. Hele 2. Dünya Savaşı sırasında bazı camiler "zahire ambarı" haline getirilir!.. Bazısının da "ahır" olarak kullanıldığını iddia edenler vardır. (21)



Yani LAİKLİK, 1937'de İsmet tarafından Anayasa'ya sokulmuş, onun eliyle bugünkü halini almıştır... Hatta 1948 yılında CHP Kurultayı'nda kendini bilmezin biri 52 maddelik bir "Kemalizm Dini" esasları sunmuştu!..



İsmet'in en büyük kötülüklerinden biri de ATATÜRK'ün adını kullanarak 1934'de terkedilmiş uydurma dilciliği sürdürmeye çalışmasıdır.
Bu konuda hiç vakit kaybetmemiş, ATATÜRK'ün azarlayıp kovduğu Nurullah Ataç gibi tipleri TÜRKÇE'nin ırzına geçmeleri için işbaşına getirmiştir... 1945 yılında yapacak başka hiç bir işi yokmuş gibi Anayasa'yı "öztürkçe"leştirdi.
Bunun neticesi olarak 1940-1980 arasında TÜRK DİLİ korkunç bir kıyıma uğramış, baba oğulu, oğul torunu anlamaz olmuştur... ORTA ASYA TÜRKLERİ ile DİL bağımız kopmuştur. (22)
MİLLİ ŞEF kasıntılığı, İsmet Paşa'dan onun kadrosuna da bulaşır. Halk ile aydınların, bürokratların bağı kopar, arası açılır... (23) Kültür, edebiyat, şiir ve sanatta korkunç bir yozlaşma başlar. (24)
Mandacı İsmet'in Doğu'da Kürtçülüğü önlemek için yerleştirilen göçmenleri ihmal edişini ve ağaların toprak işgaline imkan hazırlayışını anlatmıştık... Ama İsmet'in kara ihaneti burada bitmez!.. CHP'nin son iktidar yıllarında sessizce çıkartılan bir DEVLET Şurası tefsir ve kararıyla, "tapuya bağlanmış topraklar"ın dahi yeni sahiplerinden alınıp eski sahiplerine iadesi sağlanır!.. (25)
İsmet Paşa'yı başarılı gösterme çabası içinde olan Şevket Süreyya dahi, bu konuda şöyle der:

- "1950 seçimlerinden önce, Diyarbakır-Çinar'da 20 yıl önce oraya yerleştirilmiş, fakat bir türlü tapuları verilmemiş büyükçe bir "Rumeli göçmenleri köyü" halkının tekrar göçe hazırlandıklarına şahit olmuştum."
- "İki yaşlı Kürt çobanının şahitliğine dayanılarak, bu uçsuz bucaksız toprakların, isyandan sonra güneye kaçan beylere ait olduğuna hüküm verilmişti!..Burada yaşıyan göçmenlere mahalli idareler ve yerli memurlar tapu vermemişlerdi..."
- "Şikayet üzerine gelen hakim, gözleri yaşararak onlara topraklarını terketmeleri gerektiğini bildirmişti!.."
- "Göçe hazırlanan bu köy halkının toplandığı meydana bakan kahvenin duvarında ise CHP'nin seçim afişleri asılmıştı... Bunlarda 6 OK ve şu sloganlar görülüyordu:
KÖYLÜYE TOPRAK!.. TOPRAĞA TAPU!..



Alay edercesine!..İşin en enteresan yönü nedir, biliyor musunuz?.. TÜRKİYE'ye DEMOKRASİ getirdiği iddia edilen İsmet'in, iktidarda kalabilmek için DOĞU ve GÜNEYDOĞU'yu, bir zamanlar tepelediği isyancılara peşkeş çekmesi, ona bölgede oy sağlamadı!.. CHP orada da seçimi kaybetti!
Bir de ORMANLAR konusu var... Zamanımızdan 100 yıl kadar önce ülkemizde bulunan bir yabancı yazar General Moltke, ormanlarımızı şöyle tarif ediyordu:
- ANADOLU öyle ağaçlık, ormanlık, cennet gibi bir yerdir ki; bir sincap İzmir'den Erzurum'a kadar hiç yere inmeden daldan dala sıçrayarak gidebilir!..
Biz TİMUR'un fillerini ANKARA ORMANLARI'nda sakladığını TARİH'ten biliyorduk... Ama ANADOLU'da dünyanın en büyük arslanların yaşadığını, bunların sonuncusunun 1984 kışında köylüler tarafından Haymana yakınlarında vurulduğunu öğrenince, çok şaşırdık!.. Sanırız bu olayı çok az insan duymuştur... ANADOLU tabiat güzelliği bakımından böyle zengin bir ülkeydi!..
İşte o durumlardan bugünkü ÇORAK Türkiye haline gelişimizde de İsmet Paşa'nın büyük rolü vardır.
1937 yılında Zıraat Vekili Muhlis Erkmen Meclis'te şöyle diyordu:
- "Ormanlar inanılmayacak bir şekilde tahrip edilmektedir!.. Dün uzmanların kayda aldığı ormanlar, bugün yoktur."
Orman meselesinin halli için, toprak mülkiyeti meselesinin halli gerekiyordu!... Ormanları kurtarmanın tek yolu orman toprağını kamulaştırmak idi... O tarihte 2 milyon hektarı koruluk olmak üzere 8.5 milyon hektar ormanımız vardı... Böylece ormanlar ülkemizin ancak %10'unu kaplıyordu... Bunun en az %20 olması gerekirdi!..
Nihayet 3444 sayılı Orman Kamulaştırma kanunu çıkartıldı...(1937) Ormanlık bütün bölgeler DEVLET mülkiyetine geçirildi... Ancak gerekli tedbirler alınmadığı için, tepki gösteren bazı köylüler orman yangını çıkartmaya başladılar... Yine de ATATÜRK'ün son günlerinde de olsa, ormanlar bir ölçüde kurtulmuş oldu.
Bunun arkasından nicedir niyetlenilen toprak mülkiyetinin düzene sokulması geliyordu... Bütün vaadlere rağmen bu konuda bir kanun ancak 1945'de çıkarıldı. Ancak önemli maddeleri uygulanmadığı gibi Medeni kanunun 639. maddesi çarpıtılarak toprak yağmasına imkan tanındı... Reform Kanunu'nun başlıca muhalifleri Menderes, Cavit Oral, Emin Sazak, Şeref Uluğ gibi Meclis'teki toprak ağaları idi.
İsmet muhalefet görünce, kanunun çıkmasını sağlıyan Zıraat Vekili Şevket Raşit Hatipoğlu'nu görevden alıp yerine toprak ağası Cavit Oral'ı getirdi!.. 1950 yılında Oral'ın hazırladığı "tadilat" ile İsmet Paşa'nın hızlı toprak reformu sona erdi.
Bu orman ve toprak yağması Menderes, Demirel, hatta Özal zamanında da sürdü... DP daha iktidara gelmeden Refik Koraltan gittiği köylerde "Dağ sizin, orman sizin!.. El ne karışır!" diye propoganda yapıyordu!.. DP iktidara gelince tekrar korkunç bir orman yağması başladı... Koruculara, DEVLET memurlarına saldırılar arttı. Orman suçları sık sık affedildi... Sonunda ülke kel bir diyara döndü.
Bu yağma DEMİREL döneminde de kesilmedi... Çiller ise kanun çıkartarak ormanları "özel"leştirip satılığa çıkardı!.. Bütün bunlara rağmen her biri utanmadan "toprak kaybı"ndan, "ormanların korunması"ndan söz edip dururlar!..Bunların yüzleri meşin gibidir!.. Hiç utanma bilmezler!
Halbuki 1927 yılında dahi o bozuk sisteme rağmen ülkede toprak dağılımı şöyleydi:

Ekilebilir arazi...... 231.5 milyon dönüm (%31)
Orman...... 139.5 milyon dönüm (%18
Mer'a...... 269.4 milyon dönüm (%36)
Dağ, taş..... 102.2 milyon dönüm (%13)
Bataklık, göl..... 13.6 milyon dönüm (%1)

Şimdi ne mer'a kaldı, ne göl kıyısı, ne de orman!...
Aslında herkes "hacıağa" tipinin Menderes döneminde ortaya çıktığını sanır... Evet, onun döneminde hacıağalar artmıştır ama, bu gelişmenin başlangıcı Refik Saydam'ın ölümü, Şükrü Saraçoğlu'nun Başbakan olmasıdır. (1942)
İsmet Paşa'nın bir de Türkiye'ye demokrasiyi hediye ettiğinden söz edilir... Bu da son derece yanlıştır. Bütün hayatı boyunca demir yumruklu bir diktatör olan İsmet'in, öyle kendiliğinden "demokrat" olmaya hiç hevesi yoktu!.. Ancak 2. Dünya Harbi'nin bitmesi ile bütün Avrupa'yı saran demokrasi havası ve artan Rus tehdidi, avucunu BATI yardımına açmaya hazırlanan İsmet Paşa'yı "demokratikleşme"ye zorladı... Tıpkı 1990'larda Avrupa Birliği'nin, bizi almak için bu konuda tavizler istemesi DEMİREL ve ÇİLLER'in "demokrat"laşması gibi!..
Demokrat Parti'yi kuran Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü'nün verdiği meşhur takrirde tu cümleler yer almakta idi:
- "Bütün dünyada hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı, demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez."
Böylece iç ve dış baskılar sonucu İsmet, 1946 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında yeni seçim kanunlarını çıkarttı ve kurulan partilere hazırlık fırsatı vermeden Temmuz ayında da seçim yaptırdı!.. CHP 400, muhalifler 50 milletvekili çıkarttı... Bu seçim tek dereceli ancak AÇIK OY, GİZLİ TASNİF gibi anlaşılmaz bir sistemle yapıldığından sonradan çok tartışılmıştır... Çünkü seçmen istediği partiyi sandık memurlarının gözü önünde işaretliyor, ama sayımlar gözlerden uzak bir şekilde yapılıyordu!.. Böyle bir seçimden sağlıklı sonuç çıkması beklenemezdi.
İsmet bu dönemde bir de Fevzi Çakmak'ın muhalefeti ile karşılaştı...Nihayet Mareşal Çakmak 11.4.1950'de ölünce, cenazesi siyasi bir gösteriye dönüştü... O gün radyo programlarında OYUN HAVALARI çalınması ise, uzun süre eleştirildi.
1947 yılından itibaren başlıyan BATI ve Amerika ilişkilerindeki gelişmeler, alınan krediler; 1949 yılında "yabancıların içişlerimize müdahalesi" haline dönüştü!... Amerika James M. Barker başkanlığında bir heyet İktisat, Ticaret, Ulaştırma, Sanayi ve Zıraat bakanlıkları ile ilgili çalışmalar yaptı, meşhur Barker raporunu hazırladı.
İsmet Paşa çok partili sisteme geçişten sonra CHP başkanlığını Hilmi Uran'a devredip kendi fahri başkan kaldı... (1947) Böylece ATATÜRK'ü taklit etmeye çalışmıştı. Ancak partinin idaresini hiç bir zaman başkasına bırakmadı!..
1950 seçimlerini DP kazandı... İsmet'i her fırsatta savunan Şevket Süreyya bile bu olayı şöyle yorumlar:
- "DP'nin plansız iktidarına, CHP kendi planlarını değerlendirmemekle bizzat zemin hazırladı... CHP'nin bu ihmali İsmet Paşa'nın hayatında çözemediğim bir gaflet düğümü olmuştur... Devlet kalkınma planlarını hazırlatan Fuat Sirmen, Nurullah E. Sümer gibi genç beyinler son kabinede de görevliydiler... Bunların hazırladıkları planları nasıl öne sürmedikleri anlaşılmaz."
Anlaşılmaz değil, açık!.. İsmet Paşa toprak kanununda ağaları koruyacak tadilatı yaparken seçimi kazanacağını düşündüğü gibi, uzun vadeli ve zahmetli planları da geriye atarak halka şirin gelen vaadlere sarılmıştır!.. Ancak bu konuda DP kadar fütursuz olamadığı için, seçimi de kazanamamıştır... Halk, yeni ağızların yeni yalanlarına daha çok inanır.
1950 seçimlerinde DP 408, CHP 69, MP 1 milletvekili çıkarttı... Seçim sisteminden dolayı CHP oyların %41'ini almış, ancak Meclis'te %14 temsil edilebilmişti... Aslında bu da İsmet'in kendisinin biraz daha fazla oy alacağını düşünerek hazırladığı seçim kanununun bir cilvesi idi!
ATATÜRK hayata gözlerini yumduğunda, TÜRKİYE ağlamayan yoktur!.. Ama İsmet Paşa ilk hilesiz seçimde giderken kimsenin umurunda değildir!.. İsmet'in iktidardan yuvarlanması, nice zamandır saklanan hırs ve kinleri de ortaya vurur... Kendisine "milli münafık" lakabı takılır... Bazıları asılması, yurt dışına sürülmesini ister.
Kemal Tahir'in tabiri ile "milletin aydını okumuşu hep egemen olmuştur halk üzerinde, ta 1950'lere kadar...1950 yılı, halkın aydını sırtında taşımaktan kurtulduğu yeni bir sürecin başlangıcıdır!"
Sözde "inkilapçılar"ın yerini "kalabalığın temsilcisi" olduğunu öne sürenler alır... Menderes ilk nutkunda 1923-1950 arasındaki dönemi "müdahaleci bir kapitalizm" olarak vasıflandırır.

Orhan Seyfi Orhun yazdığı hicviyede:
Bir duman oldu, parti savruldu
Ne tavan kaldı bak, ne dam kaldı Koca bir ŞEF denen heyüladan
Bir koca ihtiyar adam kaldı!..

der.
Silkinip atılan, partiden çok İsmet Paşa'dır!.. Ama İsmet Paşa rahat durmaz... TRT'de nakledilen bir hatıraya göre, Meclis'te DP hükümetinin proğramını eleştiren CHP sözcüsü, "Biz yapıcı muhalefet olacağız. Hükümetin yanlış işlerini eleştirecek, doğrularını destekliyeceğiz" der... Bunun üzerine İsmet Paşa oturduğu yerden müdahale eder, "Olmaz öyle şey!.. Muhalefet daima yıkıcı tarzda yapılır," der!
İşte çok partili sistemin YIKICI MUHALEFET anlayışı, İsmet Paşa'nın bu tavrı üzerine kurulmuştur!...Bu hastalık o tarihten sonra bütün partilere bulaşmıştır. Hala da öyle sürer gider.
Bu ufak tefek, sünepe ihtiyarın hırsı bir türlü bitmedi... 1950'ler İsmet-Menderes, 1960'lar İsmet-Demirel, 1970'ler de İsmet-Ecevit sürtüşmesi ile geçti... Ta ki ölünceye kadar!.. Öldükten sonra da zararı bitmedi. 50 yıllık saltanatı ile oluşturduğu "milli şef zihniyeti" herkese "******çülük" diye yutturulmaya devam etti. Bunlara Menderes-Demirel-Özal yazılarımızda değineceğiz... Kısacası, bizim İsmet'le hesabımız ancak mahşerde kapanır.
Menderes'in İsmet Paşa dönemiyle ilgili tesbitleri şunlardır:
- Devlet iktisadi teşebbüsleri (KİT'ler) verimsiz çalışmaktadır... Harp yıllarında 214 ton olan altın stoğu 130 tona inmiştir. 4 ton altın yabancılara rehine verilmiştir... Devlet borçları artmaktadır... Bütçe açık vermekte, açık Marshall yardımı ile kapatılmaktadır... Maliyetlerin yüksek oluşu ihracatı engellemektedir... Devlet ormancılığı ızdırap vericidir... Kredi hacmi kısıktır.
Menderes bunlarda haklı idi... Ancak kendisinin aldığı tedbirler de, çözüm yerine yeni sorunlar getirmiştir... Altın stoğu 130 tondan 19 tona inmiştir!... Borçlanma, hayat pahalılığı ve orman yağmasında, CHP dönemi mumla aranır olmuştur!... DP zihniyetinin başarısızlığı, bu problemlerin hala varolmasından bellidir!..
Menderes hükümeti Temmuz 1951'de NATO'ya girmek için müracaatta bulundu... Böylece TÜRKİYE'yi Rusya'nın önüne "NATO'nun güneydoğu kanadı" olarak atmış oldu!.. Bizi 21 Eylül 1951'de NATO'ya kabul ettiler... Menderes bunu bir zafer olarak ilan etti... Tıpkı Çiller'in Gümrük Birliği'ne girişimizi zil takarak kutlaması gibi!..
NATO, CENTO ve İkili Anlaşmalar karşısında İsmet ne yaptı?.. Onu her fırsatta metheden Şevket Süreyya bile "İnönü hiç bir zaman NATO'nun aleyhinde olmadı" diyerek, onun "dış siyasette önemli konuşması"ndan şu sözlerini nakleder:
- "Amerika ile yakın temaslarla başlıyan münasebetler, NATO içinde kesin şeklini almıştır... Hülasa bizim memleketin NÖTRALİST bir politika takip etmesi tasavvur olunamaz... CENTO ittifakı Irak'ın ayrılmasından sonra ehemmiyetini arttırmıştır. Amerika'nın asli bir aza olmaması eksiği henüz durmaktadır... İKİLİ ANLAŞMALAR Amerika'nın ilgisini daha yakından gösterme fırsatını vermiştir. Bütün bunları memnuniyetle karşılıyoruz!.." (2. Adam, cilt 3, sf.346-347)
Gördünüz mü?. Demek ki, biz "BATI'YA UŞAKLIK İsmet Paşa dönemi ile başladı" derken, hata etmemişiz!.. İsmet'in daha sonraki sözlerindeki tek şikayeti, Menderes'in sırtını Amerika'ya dayıyarak diktatör olması!..Onu da şöyle dile getiriyor:
- "Amerika emin olmalıdır ki, kendisi için en sağlam müttefik Türkya, demokrasi ile idare edilen Türkya olacaktır!"
İsmet TÜRKİYE diyemezdi... dili dönmezdi... hep "türkya" kelimesini kullanmıştır...Yani "sen bizi bu herifin diktasından kurtar, biz sana daha iyi uşaklık ederiz" demeye getiriyor!.. Yarabbi, sen TÜRK MİLLETİ'ni KUR'AN'da överken, nasıl oldu da bunların eline terkettin?.. Günahımız neydi?..
İsmet Paşa, MENDERES DÖNEMİ yazımızda ele aldığımız dışa bağımlılık, toprak yağması, yedek parçasız traktör, ölçüsüz ithalat, hızlı borçlanma gibi somut meseleler üzerinde duracağına; "Üniversite özerkliği, basın hürriyeti, hakim teminatı" gibi halka hitap etmiyen soyut kavramların peşine düştü... 1954 seçim propogandasını bunlar üzerine bina etti. Gerçek şu ki, onun da bu konulara getirebileceği herhangi bir çözüm yoktu... CHP'nin ayaklarının yerden kesilmesi işte o tarihlerde başladı ve parti bir daha kendisini bu hastalıktan kurtaramadı!..



devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:08


1957 seçimlerinde İsmet Paşa'nın partisi halkın şikayetini değerlendirerek %41 oyla 178 milletvekili çıkardı... DP ise %48 oyla azınlığa düşmüş olmasına rağmen, İsmet'in seçim kanunu ile 428 milletvekili çıkardı. Ancak İsmet'in bu geçen 7 yılda ülkenin meselelerine getirdiği herhangi bir çözüm yoktu... Hala "Anayasa düzeni, basın hürriyeti, hakim teminatı, üniversite özerkliği" diye sayıklayıp duruyordu.
İsmet, 1958'de topladığı CHP Kongresi'nde DP'den ayrılan Hürriyet Partisi'nin kendisine katılımını kutluyor, ancak gerçek problemleri bırakıp şu konular üzerinde duruyordu:

Eşit muamele, ikinci meclis, anayasa mahkemesi,
nispi temsil, yüksek hakimler şurası,
memur kanunu, basın hürriyeti,

üniversite muhtariyeti, sosyal adalet, yüksek iktisat şurası

DIŞ BORÇLAR nasıl ödenecek?.. EĞİTİM ve İSTİHDAM nasıl sağlanacak?.. İTHALAT nasıl bir bağımlılık olmaktan çıkıp İHRACAT arttırılacak?..GECEKONDU salgını, ORMAN tahribi, TOPRAK yağması nasıl önlenecek?..ÜSLER, TESİSLER, KAPİTÜLASYON gibi yabancılara tanınmış haklar nasıl temizlenecek?.. KIBRIS meselesi nasıl halledilecek?.. Rusya ile, Arap ülkeleri ile ilişkiler nasıl düzeltilecek?.. Bunların hiç biri yoktur CHP muhalefetinin "Ana Davalar, İlk Hedefler Beyannamesi"nde!.. Bunların hiç biri ANA DAVA ve İLK HEDEF sayılmamıştır.
Memleketin kan ağladığı günlerde hem muhalefet yapacaksın, hem "ben düzeltirim" deyip iktidara talip olacaksın, hem de temel meselelerle ilgili hiç bir hazırlığın, hatta hedefin olmayacak!.. Havanda su dövecek, soyut prensipler peşinde koşacaksın!...İşte daha sonra Demirel, Özal ve Çiller hükümetlerine de bulaşan ve müzminleşen bu hastalık, ilk CHP muhalefetinde görülmüştür.
1959'da İnönü Uşak'ta, ve Topkapı'da bazı DP'lilerin saldırısına uğradı... Bu onun sempati toplamasına, halkın merhametini kazanmasına sebep oldu. CHP'liler İsmet Paşa'yı gittikleri yerlerde "Hürriyet, Hürriyet" diye bağırarak karşılıyorlardı.
Ne olduğu belirsiz "hürriyet", Meşrutiyet'ten sonra ilk CHP muhalefeti sırasında slogan haline gelmiş, daha sonra Demirel, Özal ve Çiller halka "daha fazla hürriyet" vaadetmekten kaçınmamışlardır.... Hem muhalefette değil, kendi iktidarları dönemlerinde!.. Cumhuriyet döneminde her hastalığa bu hiç bir işe yaramaz "Hürriyet=ölü diriltme ilacı" anlayışını, gene İsmet Paşa bulaştırmıştır. (Bakınız: MİLLİ MÜCADELE yazımız)
Aslında Menderes de, Bayar da, DP'liler de yetiştikleri İsmet Paşa'nın totaliter partisi CHP alışkanlıklarından ve TEK PARTİ özleminden kurtulamamışlardır!.. Menderes, tıpkı İsmet Paşa gibi, TEK ADAM olma hastalığına tutulmuştu.
İsmet Paşa bu noktada belki hayatının tek doğru sözünü söyler: ŞARTLAR TAMAM OLDUĞU ZAMAN, MİLLETLER İÇİN İHTİLAL MEŞRU BİR HAKTIR!..
İsmet Paşa 19 Nisan'da Kızılay'da saat 5'de bir dolanıp halkın nabzını yokladı... Millet Menderes'ten memnun olmadığı için İsmet Paşa'yı tezahüratla karşıladı. 28 Nisan'da İstanbul Üniversitesi'nde olaylar çıktı. 29 Nisan'da Ankara'da benzer olaylar oldu... Bu, nümayişlerin bir merkezden planlandığını gösteriyordu. Daha sonra, 1970'lerde komünistler Turan Emeksiz'e "o bir komünistti" diye sahip çıkacaklardı!.. Menderes'e giden istihbarat nümayişleri CHP gençlik kollarının örgütlediği şeklinde idi. 21 Mayıs'ta bazı subayların önderliğinde Harbokulu öğrencileri Kızılay'da bir yürüyüş yaptılar... Bu Menderes ve DP iktidarına son ihtar mahiyetinde idi fakat kimse anlamadı!.. Daha doğrusu bir iki kere Menderes istifa edebileceğini söyledi ama Bayar bütün mesuliyetin kendi üzerine yıkılacağından korkarak istifayı kabul etmedi... İsmet Paşa 27 Mayıs'ta gelip Menderes'i Eskişehir'de yakalıyan ihtilale, hiç karşı çıkmamıştır.
Kemal Tahir'e göre "27 Mayıs Hareketi, aydın egemenliğinin yeni baştan kurulmak istenmesidir."
İsmet, halkı gibi askerleri de hiç tanımazdı... Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na "Kurmayları bilirim, bunlar gelirler, gitmesini bilmezler" demişti... Halbuki 27 Mayıscılar da, 12 Mart ve 12 Eylül liderleri de beklenenden çok önce bırakıp gittiler... Meydan yine sivil politikacılara kaldı. Onlar da her on yılda bir memleketi uçurumun kenarına getirdiler.
Memleketi Menderes'ten kurtaran ve bu yüzden omuzlarda taşınan askerler, bir süre sonra İsmet Paşa ile irtibata girdiler... Ama İsmet onların amacının farkında değildi ve tek derdi DP'nin kaybettiği iktidarı nasıl alacağı idi... Halkın kendisine teveccüh ettiğini, kahir ekseriyetle seçimi kazanacağını sanıyordu!
Halbuki askerleri omuzlarda taşıyan halk, 1961'de İsmet Paşa ön plana çıkmaya başlayınca, bir tekerleme daha bulmuştu:

Gitti İsmet
Açıldı kısmet!..
Geldi İsmet, Kesildi kısmet!

İhtilalciler ve onların göreve getirdiği bakanlar, Meclis bir süre sonra İsmet Paşa'nın oyuncağı haline geldiler... Özellikle Türkeş'in de aralarında bulunduğu 14'lerin ayıklanmasından (13.11.1960) sonra !..
İsmet Paşa'nın 1958 CHP Kongresi'nde "TÜRKİYE'nin en önemli meseleleri" diye sunduğu safsata hususlar, 1960 Anayasası'nda baş köşelere oturdu... Kıbrıs, Sovyetler'le ilişkiler, ABD kapitülasyonları gibi önemli hususlar ele alınmadı. Ancak TÜRKİYE'deki her ihtilal hükümeti gibi israf ve gösterişten kaçınıldığı için, ekonomi istikrara kavuştu... Kuyruklar, sıkıntılar ve karaborsa azaldı. Millet rahat bir nefes aldı.
1961 yılında OECD'nin TÜRKİYE bürosu açılırken, MISIR tavrımızdan dolayı bizimle diplomatik ilişkilerini kesti... Ruslar uzaya ilk insanı gönderdi... Sovyet-Arnavutluk ilişkileri bozuldu.
Bu arada belirtmek gerekir ki, liderliği Albay Alparslan Türkeş'in yaptığı 14'lere mal edilen bir ÜLKÜ BİRLİĞİ vardı... Bu Milli Birlik Komitesi'nce kurulmuş bir komisyonun tesbitleri idi. Tamamen ATATÜRKÇÜ bir görüşle hazırlanmıştı... İçinde "Türkiye" adının değiştirilip ATATÜRK'ün kullandığı TÜRKELİ ifadesinin benimsenmesi dahi vardı!.. Ancak ne olduysa, 14'lerin tasfiyesinden sonra ÜLKÜ BİRLİĞİ'nden söz eden olmadı... İsmet'e yakın komite üyeleri, onun tesbit ettiği esasları kanunlaştırmış, ama ATATÜRK'ün prensiplerini hasıraltı etmişti!
Milli Birlik Komitesi'nin önemli icraatlarından biri bir TOPRAK reformu düşünmesi ve buna engel gördüğü 55 ağayı doğudan batıya nakletmesi idi... İsmet Paşa seçimden sonra başbakan olur olmaz bu ağaları yerlerine geri göndermiştir... İsmet'in bu davranışı, 1934'den itibaren ağalığa ve Kürtlüğe hizmet eden politikasının devamıdır... Bunun neticesinde tabii ki toprak rejiminde de hiç bir iyileştirici faaliyette bulunulamadı.
6.1.1961'de Kurucu Meclis göreve başladı... Yeni Anayasa'yı, seçim kanunu gibi önemli kanunları çıkardı, 26.10.1961'de de görevi yeni seçilen meclise devretti... Anayasa halkoyuna sunuldu ve kabul edildi.
Bütün dış baskılara rağmen askerler memleketi iflasa ve sömürge olmaya sürükleyenleri cezalandırmak istiyorlardı... Verilen 15 idam cezasından 3'ü bu amaçla uygulandı. Diğerleri bir süre hapis yatıp paçayı kurtardılar.
İsmet Paşa sonunda mesuliyetin kendisine yükleneceğini düşünerek Yassıada mahkemelerinden çıkan idam kararlarının uygulanmamasını istemiştir... Biz o idamları yerinde bulduğumuz gibi, hapse çevrilen ve sonradan affedilenlerin idamını dahi gerekli görürdük... Daha sonraki ihtilallerde sorumluların idam ve hapis edilmemesi sonucu, ülke şu anda siyasi açıdan 1950'lerdeki durumuna dönmüştür.
Menderes ve İsmet'in savunduğu NATO, CENTO ve İkili Anlaşmalar gibi, şimdi de Çiller ve destekçileri bizi GÜMRÜK BİRLİĞİ, AB gibi ittifaklara sokmaya çalışıyor, girdikçe de bayram ilan ediyor!.. Eğer geçmiş idam cezaları ESAS SEBEPLER'i ilan edilerek uygulansaydı, daha sonra kimse ihanete cesaret edemezdi!..
İSMET PAŞA MUAMMASI - 4
Eylül 1941'de Amerikan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Amiral Sterling, "TÜRKİYE'nin Boğazlar'ı açmasını, yoksa hücum edileceği" beyanatını verdi!.. Stalin ise "savaştan sonra TÜRKİYE'ye Suriye'nin kuzeyinin, 12 Ada'nın, Batı Trakya'nın ve Şarki Rumeli'nin verilmesi gerektiğini" belirtmişti!..
İşte İsmet Paşa bize bu kadar toprak teklif eden Stalin'i, "Boğazlar ve Kars-Ardahan'ı isteyecek" duruma getirmeyi başarmış kaabiliyetsizin biridir!.. Hoş, o iddia edilen talebin de bizi NATO'ya sokmak için uydurulmuş olduğu da söylenir ya, neyse!..
Çünkü o tarihte İsmet Paşa, hala Almanlar'ın kazanacağı görüşünde idi, ve inadından TÜRKİYE'yi hem tehlikeye atıyor, hem de böyle imkanları kaçırmakta beis görmüyordu!.. ATATÜRK'ün Mc Arthur'a yaptığı açıklamaları (1933) bilmiyor, "Sovyetler'in bu savaştan TEK galip olarak çıkacağını" söylediğini hatırlamıyordu!.. Herkes Almanlar'a cephe alırken, biz o günlerde Almanlar ile 100 milyon liralık bir ticaret anlaşması imzaladık!..
1941 sonunda Almanlar Ukrayna, Kırım ve Kafkaslar'ı, Kuzey Afrika'yı işgal etmişler, Japonlar da Pearl Harbor'da Amerika'ya saldırmıştı... Türkiye iyice sıkıştı... Kazablanka(12.1.1942), Washington(12.5.1943), Kahire(22.11.1943), Adana, Quebec(2.8.1943), Tahran(28.11.1943), Moskova(19.10.1943) konferanslarında hep bizim savaşa girmemiz dile geldi... Churchill'e göre bütün planların anahtarı TÜRKİYE idi. İsmet nasıl olduysa, bu oyunlara gelmedi... Gözünü korkutan şey, harpten sonra Ruslar'ın TÜRKİYE'ye saldırma ihtimaliydi.
BATILILAR'ın bu konuda ancak "kurulacak Birleşmiş Milletler'in meseleyle ilgileneceği" teminatını vermişlerdir!.. Hani şu Bosna'yı bile koruyamıyan Birleşmiş Milletler!.. (14)
Churchill TÜRKİYE'nin bu endişesini Stalin'e bildirince, Stalin'in cevabı kısa ve kesin olmuştur... Sovyetler TÜRKİYE'ye yaklaşmak istemekte, ancak İsmet Almanlar'ı feda etmeye yanaşmamaktadır!.. Demekki, savaş sonrası karşılaştığımız sıkıntılı durum da, İsmet'in yanlış ata oynamasından dolayıdır.
Savaş boyunca bütün yatırımlar durmuş, ülke 1939-1945 arasında savaşa girmemesine rağmen büyük sıkıntılara düşmüştü... Halk başlangıçta davul-zurna ile elindeki at ve arabaları getirip orduya teslim etmiş, ancak sonradan bu hayvanların bakımsızlıktan öldükleri; insanlar açlıktan kırılırken, depolanan yiyeceklerin ambarlarda çürüdüğü görülmüş; suistimaller almış yürümüş, harp zenginleri türemişti. (15)
Bütün bunların sebebi, daha 20 yıl önce bir topyekün harp yaşamış, bütün imkanlarını seferber etmiş TÜRKİYE'nin, İsmet'in döneminde bir harp ve savunma teşkilatına gidemeyişi idi... O dönemde hazırlanan bir reform tasarısı ise, Başbakan Refik Saydam'ın ani ölümü ile rafa kaldırılmıştır... Bilindiği gibi Refik Saydam, herşeyin "A'den Z'ye bozuk" olduğunu söylemesiyle meşhurdur!..
Kemal Tahir savaş sırasında alınan kararları şöyle eleştirir:

- "Ayni yardım, harp içinde icat edilmiş, memurlarla halkın arasını açmaktan başka bir yararı olmayan sistemdi... Şeker 30 kuruşken evine bir kilo şeker alamıyan memura; kilosu 25 kuruştan 9 ila 45 kg. kadar şeker alma imkanı tanınmıştı... Memur bu parayı veya malı alır, iki kilosunu kendine ayırır, kalanı 50 kuruştan bakkallara devrederdi!.. Şeker de piyasada 200 kuruşa satılırdı!.."
- "İşte bu yüzden halk,
İsmet uludur, İsmet uludur...
Memurlar İsmet'in kuludur.
İsmet'ten başka yoktur tapacak!.. (16)
demeyi latife haline getirmişti!."

- "Sonra bu yardım 15 lira olarak nakit ödenmeye başladı... Perihan Altındağ (Sözeri) meselesinden sonra istifa etmek zorunda kalan Fuat Ağralı'nın yerine Maliye Vekili olan zat, değişiklik olsun diye bu parayı 6 ayda bir ödeme usülünü çıkartmıştı."
- "Dün sokak kadınlarını vilayete çağırmışlar, Varlık Vergisi için...(17) 500 lira istemişler her birinden...Vatan tehlikede imiş!.. Düşman gelirse ırzımıza geçermiş... Bu parayla ordu besliyeceklermiş..." - "İsmail Ağa'dan da 700 lira istemişler... Halbuki İsmail Ağa geçenlerde İstanbul'da gavurların satılan mallarından 40.000 liraya bir gazino almıştı!"
TÜRKİYE'nin 2. Cihan Savaşı'na girmemesi de İsmet'in "siyasi başarıları"ndan sayılır... Alakası yoktur!..
Bir defa, savaşan BATI taraflarından şunu veya bunu tutmaya mütemail LEVANTEN UNSURLAR'ın toplandığı MASON DERNEKLERİ, 1935'de ATATÜRK tarafından kapatılmış, böylece MİLLİ SİYASET istiyenlerin önü açılmıştı!..
İkincisi İsmet, hayatı boyunca evhamlı ve korkak biri olduğu için, zaten savaşa giremezdi!.. (1 Ülkeyi korumaktan ziyade, kendi derdinden savaştan uzak durmuştur... Bunu da galip gelebilecek tarafa yaranarak yapmıştır.
Kemal Tahir, İsmet'in bu tavrını çok güzel teşhis etmiştir... Onun, "Köy Enstitüleri"ni aslında Almanlar'ın Nazi teşkilatına özenerek kurduğunu, ama Ruslar'ın galip gelmesi kesinleşince bu teşkilatın "milliyetçi" hüviyetini yok edip, hemen nasıl "komünist"leştirdiğini şöyle anlatır:

- "Köy Enstitüleri, günlük politikanın eğitime bulaşmasından öte bir şey değildir!..."
- "2. Dünya Savaşı içinde İsmet Paşa'nın TÜRKİYE politikası çok civelek bir politikadır... Başlarda ALMANLAR FRANSA'YI ÇİĞNEYİVERİNCE, İSMET PAŞA ALMANLAR'A DÖNDÜ!"
- "Almanya'da Nazi Partisi, TÜRKİYE'de Halk Partisi... Almanya'da Hitler'in sözü kanun, TÜRKİYE'de İsmet Paşa'nın... Almanlar her yere bir Nazi ajanı yerleştirmiş... İsmet Paşa şehirleri Halk Evleri ile avucunun içine almış ama, köyler boş!..."
- "Paşa askerlikten kurtulamadığı için, çavuş olan açıkgöz köy çocuklarını kurstan geçirip eğitmen yetiştirdi... Bunların her birini bir köye yerleştirdi... Bu eğitmenler köyleri avuçlarına alacaklar, sinek uçsa, İsmet Paşa'nın haberi olacak!.."
- "Ama hesap yanlış çıktı!.. Almanlar Sovyetler'in bozkırına yenildiler... İsmet Paşa da "Hadi göreyim sizi" deyip ortaya sürdüğü Turancılar'ı deliğe tıktı!.."
- "Yine AYNI MİLLİ EĞİTİM BAKANI HASAN ALİ YÜCEL'i, solcuları el üstünde tutan biri haline getirdi. DEVLET'i sol rüzgarların uğuldadığı Köy Enstitüleri şampiyonu yaptı!.."
- "İşte Köy Enstitülerinin temelinde bu rezillik yatar!.. Önce savaşı Almanlar'ın kazanacağı hesabına yatırım yapılmıştır, sonra Ruslar'ın kazanacağına!..."
- "Ruslar savaşı kazanıp üç ilimizle Boğazlar'ı isteyince, İsmet Paşa fırt diye döndü ve İngiltere-Amerika üstüne oynamaya başladı!.." - "Demokrat Parti muhalefeti ağzını açar açmaz da, Köy Enstitüleri'ni taviz olarak kurban etti. Çünkü fonksiyonunu çoktan yitirmişti!.." (İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'le Sohbetler)

İsmet Paşa Ruslar Boğazlar'ı ve Kars-Ardahan'ı istediği bahanesiyle, hemen "Amerikan Mandacısı" yönünü açığa vurmuş, 1947'de Truman yardımına el açıp, 1950-1993 arasında her on yılda bir yaşanan ekonomik kriz ve ihtilallerin temelini atmıştır!..
Bu "Kars-Ardahan-Boğazlar" meselesinin ibret dolu bir hikâyesi vardır. Dönemin Moskova büyükelçisi Selim Sarper'dir, ve onun marifetidir. Selim Sarper aslında Türkiye'den daha çok Amerika'ya hizmet etmiştir. Yani bir Amerikan casusu idi. Böyle olması da normal karşılanmalıdır, ç ünkü kendisi bir "dönme" idi. Bütün dönmeler gibi dışı Türk ve Müslüman görünüşlü, ama özü Yahudi ve Sabetayist'ti. Ve bütün dönmeler gibi, Türkiye'den çok Batı'ya bağlıydı.
Bu kişi, Türk büyükelçisi olarak Sovyet yetkilileri ile yaptığı görüşmeleri Türkiye'den önce Moskova'daki Amerikan büyükelçisi A. Harriman'a bildirirdi. Harriman da tabii ki aldığı bilgileri Washington'a iletiyordu!..
Selim Sarper Molotov'la görüşmesinden sonra telaşla Ankara'ya "Sevyetler'in KTürkiye'den üs ve toprak istediği"ni bildirmişti. Ama her zamanki bu görüşmenin teferruatını Harriman'a anlatmış olmasına, onun da Washington'u haberdar etmesine rağmen Amerikalılar'da bir heyecan uyanmamıştı. Anlaşılan odur ki, Selim Sarper İsmet Paşa'yı kandırmıştı!.. Zaten İsmet'in fazla kandırılmaya ihtiyacı yoktu. Rauf Orbay'ın hatıralarında belirttiği gibi "İsmet Paşa Lozan'dan çok değişmiş ve kibirli ve de Batı hayranı olarak" dönmüştü ve hep öyle kalmıştı.
Gerçekte böyle bir talep yoktu. Ne Kars, ne Ardahan, ne Boğazlar, ne de üs istenmişti!..
Muhtemeldir ki, bu mizensan Amerikalılar tarafından hazırlanmış, Harriman tarafından Selim Sarper'e dikte edilmiş, ve Molotov'la yapılan mülakat ta buna vesile teşkil etmiş, oyun sahneye konmuştu!. Amaç, Türkiye ile Sevyetler Birliği arasındaki bir yakınlaşmayı engellemekti!.. Kısa bir süre sonra "Missouri" mizanseni devreye girecek, ve Türkiye'nin ABD ile yakınlaşması sağlanacaktı!..

devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:10

O olayı da anlatalım... İsmet'teki bu iflâh olmaz BATI HAYRANLIĞI'nı farkeden Amerikalılar, 1944 yılında vefat etmiş ve oraya gömülmüş olan Türkiye'nin Washington Büyükelçisi M. Münir Ertegün'ün kemiklerini çıkarıp Missouri gemisine yükler ve Türkiye'ye gönderirler!.. Yıl 1946!!!

Ancak bu geminin bazı özellikleri vardır. 2. Dünya Savaşı'nın sonunu belirliyen Japonya'nın teslim töreni 1.9.1945 tarihinde bu gemide yapılmıştır. Gemi Pasifik'te fiilen görev yapmış, 270 metre uzunluğunda, 57.000 ton ağırlığında ve 1600 kişilik mürettabı olan muazzam bir savaş gemisidir!.. İçinde de bir "tören" kıt'ası vardır!... A.B.D. Başkanı Truman'ın temsilcisi de İsmet Paşa'ya Başkan'ın özel mesajını sunmak için sabırsızlanmaktadır!.
Gemi nihayet 5.4.1946 günü İstanbul'a varır. Üniformalı Joniler gemiden inip şehir içinde bir resm-i geçit yaparlar. Şehir kendileri için hazırlanmış, hatta genelev sokağı yeniden boyanıp badalanmış, o tarihe kadar Rus salatası diye bilinen yiyeceğin adı bile Amerikan salatasına çevrilmiştir.
Joniler bir gelirler, bir daha gitmezler!.. Türkiye'nin başına A.B.D.'nin belâ olması, işte bu Missouri zırhlısının meş'um ziyareti ile başlar!.. İşte son zamanlarda "TÜRKİYE tercihini BATI lehine yapmıştır" diye ifade edilen tutum, 1945'den sonra ne yapacağını bilemiyen İsmet'in tercihidir!.. Girilen ittifakların hepsi onun dönemindedir!.. ATATÜRK asla böyle bir tercih yapmamıştı!.. Ve BATI ile hiç bir ittifaka girmemişti!.
Öte yandan ******'ün kapattığı Mason Dernekleri, savaş sonrasında 1948'de İsmet Paşa tarafından açılmıştır!.. Hem de kanunla mallarının devredilmiş olmasına rağmen, sanırız, "kanunsuz" şekilde!..
Ayrıca Lozan'da büyük mücadele ile kazandığımız "telif hakkı ödememe" imtiyazından, vazgeçmiştir!.. BATI'ya yaranmak için bir telif hakları konferansına delege göndermiş, sözleşmeye imza koydurmuştur!..
Bununla da yetinmemiştir!.. Yine Lozan'da binbir uğraşla Akdeniz sahillerimizdeki İtalyan emellerine set çekilmiş iken, İsmet Paşa, İtalya'dan borç alabilmek için "toprak satma" izni vermiş ve bu suretle bir miktar İtalyan gelip İzmir çevresine yerleşmiştir. (19)
İsmet başa geçtikten sonra korkunç bir BATICILIK başlar!.. Cumhurbaşkanlığı TÜRK MUSİKİSİ HEYETİ lağvedilir!.. Radyoda TÜRK MUSİKİSİ %10 nisbetine indirilir... Halkın ancak kahvelerde dinleyebildiği radyolardan sabahın 7'sinde bile senfoniler, konçertolar yayınlanmaya başlar!... Milli Eğitim Bakanlığı ŞARK KLASİKLERİ'ni tercüme ve yayın işini bırakıp, sadece Batı edebiyatına yönelir... Grek ve Roma medeniyeti sanki bizim öz medeniyetimizmiş gibi tarih kitaplarında en önemli yeri alır!.. TÜRK mimari eserleri yıkılmaya terkedilirken, onlar restore edilir... Eski yazı kitaplar, belgeler ambarlarda çürütülür!... TÜRK folklorü unutulmaya yüz tutar!..
CUMHURİYET döneminin ilk devalüasyonu 1946'da yapılır!.. Demiryolları tamamen ihmal edilir!.. Truman Planı, Marşal Yardımı derken, İsmet Paşa Amerika'ya gizli bir anlaşma ile "TÜRKİYE'de 50 yıl yeni demiryolu projesi yapılmayacağına" söz verir!.. AID kredileri Karayolları teşkilatını kurar, benzini, otomobil ve yedek parça fabrikası olmayan ülkeyi, ulaşımda tamamen DIŞA BAĞIMLI hale getirir!.. (20)
TÜRK HAVA KURUMU, KAYSERİ UÇAK FABRİKASI, DENİZYOLLARI, KIRIKKALE SİLAH FABRİKASI da bu ihmalden nasibini alır!!!. Bu kurumlar 1990'lara kadar kendilerini toparlıyamazlar!..
İşte son zamanlarda "TÜRKİYE tercihini BATI lehine yapmıştır" diye ifade edilen tutum, 1945'den sonra ne yapacağını bilemiyen İsmet'in tercihidir!.. Girilen ittifakların hepsi onun dönemindedir!.. ATATÜRK asla böyle bir tercih yapmamıştı!.. Ve BATI ile hiç bir ittifaka girmemişti!.
Öte yandan halkın dini ihtiyacı unutulur... İsmet'in ağzından bir kere bile "ALLAH" sözü çıkmaz!.. ATATÜRK'ün deneme mahiyetinde giriştiği "Türkçe Ezan" 1941 yılında İsmet tarafından MECBURİ hale getirilir, ARAPÇA EZAN yasaklanır!..Din adamı yetiştiren okullar kapatıldığı için halk cenazesini yıkatacak imam bulamaz hale gelir!.. Hele 2. Dünya Savaşı sırasında bazı camiler "zahire ambarı" haline getirilir!.. Bazısının da "ahır" olarak kullanıldığını iddia edenler vardır. (21)
Yani LAİKLİK, 1937'de İsmet tarafından Anayasa'ya sokulmuş, onun eliyle bugünkü halini almıştır... Hatta 1948 yılında CHP Kurultayı'nda kendini bilmezin biri 52 maddelik bir "Kemalizm Dini" esasları sunmuştu!..
İsmet'in en büyük kötülüklerinden biri de ATATÜRK'ün adını kullanarak 1934'de terkedilmiş uydurma dilciliği sürdürmeye çalışmasıdır.
Bu konuda hiç vakit kaybetmemiş, ATATÜRK'ün azarlayıp kovduğu Nurullah Ataç gibi tipleri TÜRKÇE'nin ırzına geçmeleri için işbaşına getirmiştir... 1945 yılında yapacak başka hiç bir işi yokmuş gibi Anayasa'yı "öztürkçe"leştirdi.
Bunun neticesi olarak 1940-1980 arasında TÜRK DİLİ korkunç bir kıyıma uğramış, baba oğulu, oğul torunu anlamaz olmuştur... ORTA ASYA TÜRKLERİ ile DİL bağımız kopmuştur. (22)
MİLLİ ŞEF kasıntılığı, İsmet Paşa'dan onun kadrosuna da bulaşır. Halk ile aydınların, bürokratların bağı kopar, arası açılır... (23) Kültür, edebiyat, şiir ve sanatta korkunç bir yozlaşma başlar. (24)
Mandacı İsmet'in Doğu'da Kürtçülüğü önlemek için yerleştirilen göçmenleri ihmal edişini ve ağaların toprak işgaline imkan hazırlayışını anlatmıştık... Ama İsmet'in kara ihaneti burada bitmez!.. CHP'nin son iktidar yıllarında sessizce çıkartılan bir DEVLET Şurası tefsir ve kararıyla, "tapuya bağlanmış topraklar"ın dahi yeni sahiplerinden alınıp eski sahiplerine iadesi sağlanır!.. (25)
İsmet Paşa'yı başarılı gösterme çabası içinde olan Şevket Süreyya dahi, bu konuda şöyle der:

- "1950 seçimlerinden önce, Diyarbakır-Çinar'da 20 yıl önce oraya yerleştirilmiş, fakat bir türlü tapuları verilmemiş büyükçe bir "Rumeli göçmenleri köyü" halkının tekrar göçe hazırlandıklarına şahit olmuştum."
- "İki yaşlı Kürt çobanının şahitliğine dayanılarak, bu uçsuz bucaksız toprakların, isyandan sonra güneye kaçan beylere ait olduğuna hüküm verilmişti!..Burada yaşıyan göçmenlere mahalli idareler ve yerli memurlar tapu vermemişlerdi..."
- "Şikayet üzerine gelen hakim, gözleri yaşararak onlara topraklarını terketmeleri gerektiğini bildirmişti!.."
- "Göçe hazırlanan bu köy halkının toplandığı meydana bakan kahvenin duvarında ise CHP'nin seçim afişleri asılmıştı... Bunlarda 6 OK ve şu sloganlar görülüyordu:
KÖYLÜYE TOPRAK!.. TOPRAĞA TAPU!..
Alay edercesine!..İşin en enteresan yönü nedir, biliyor musunuz?.. TÜRKİYE'ye DEMOKRASİ getirdiği iddia edilen İsmet'in, iktidarda kalabilmek için DOĞU ve GÜNEYDOĞU'yu, bir zamanlar tepelediği isyancılara peşkeş çekmesi, ona bölgede oy sağlamadı!.. CHP orada da seçimi kaybetti!
Bir de ORMANLAR konusu var... Zamanımızdan 100 yıl kadar önce ülkemizde bulunan bir yabancı yazar General Moltke, ormanlarımızı şöyle tarif ediyordu:
- ANADOLU öyle ağaçlık, ormanlık, cennet gibi bir yerdir ki; bir sincap İzmir'den Erzurum'a kadar hiç yere inmeden daldan dala sıçrayarak gidebilir!..
Biz TİMUR'un fillerini ANKARA ORMANLARI'nda sakladığını TARİH'ten biliyorduk... Ama ANADOLU'da dünyanın en büyük arslanların yaşadığını, bunların sonuncusunun 1984 kışında köylüler tarafından Haymana yakınlarında vurulduğunu öğrenince, çok şaşırdık!.. Sanırız bu olayı çok az insan duymuştur... ANADOLU tabiat güzelliği bakımından böyle zengin bir ülkeydi!..
İşte o durumlardan bugünkü ÇORAK Türkiye haline gelişimizde de İsmet Paşa'nın büyük rolü vardır.
1937 yılında Zıraat Vekili Muhlis Erkmen Meclis'te şöyle diyordu:
- "Ormanlar inanılmayacak bir şekilde tahrip edilmektedir!.. Dün uzmanların kayda aldığı ormanlar, bugün yoktur."
Orman meselesinin halli için, toprak mülkiyeti meselesinin halli gerekiyordu!... Ormanları kurtarmanın tek yolu orman toprağını kamulaştırmak idi... O tarihte 2 milyon hektarı koruluk olmak üzere 8.5 milyon hektar ormanımız vardı... Böylece ormanlar ülkemizin ancak %10'unu kaplıyordu... Bunun en az %20 olması gerekirdi!..
Nihayet 3444 sayılı Orman Kamulaştırma kanunu çıkartıldı...(1937) Ormanlık bütün bölgeler DEVLET mülkiyetine geçirildi... Ancak gerekli tedbirler alınmadığı için, tepki gösteren bazı köylüler orman yangını çıkartmaya başladılar... Yine de ATATÜRK'ün son günlerinde de olsa, ormanlar bir ölçüde kurtulmuş oldu.
Bunun arkasından nicedir niyetlenilen toprak mülkiyetinin düzene sokulması geliyordu... Bütün vaadlere rağmen bu konuda bir kanun ancak 1945'de çıkarıldı. Ancak önemli maddeleri uygulanmadığı gibi Medeni kanunun 639. maddesi çarpıtılarak toprak yağmasına imkan tanındı... Reform Kanunu'nun başlıca muhalifleri Menderes, Cavit Oral, Emin Sazak, Şeref Uluğ gibi Meclis'teki toprak ağaları idi.
İsmet muhalefet görünce, kanunun çıkmasını sağlıyan Zıraat Vekili Şevket Raşit Hatipoğlu'nu görevden alıp yerine toprak ağası Cavit Oral'ı getirdi!.. 1950 yılında Oral'ın hazırladığı "tadilat" ile İsmet Paşa'nın hızlı toprak reformu sona erdi.
Bu orman ve toprak yağması Menderes, Demirel, hatta Özal zamanında da sürdü... DP daha iktidara gelmeden Refik Koraltan gittiği köylerde "Dağ sizin, orman sizin!.. El ne karışır!" diye propoganda yapıyordu!.. DP iktidara gelince tekrar korkunç bir orman yağması başladı... Koruculara, DEVLET memurlarına saldırılar arttı. Orman suçları sık sık affedildi... Sonunda ülke kel bir diyara döndü.
Bu yağma DEMİREL döneminde de kesilmedi... Çiller ise kanun çıkartarak ormanları "özel"leştirip satılığa çıkardı!.. Bütün bunlara rağmen her biri utanmadan "toprak kaybı"ndan, "ormanların korunması"ndan söz edip dururlar!..Bunların yüzleri meşin gibidir!.. Hiç utanma bilmezler!
Halbuki 1927 yılında dahi o bozuk sisteme rağmen ülkede toprak dağılımı şöyleydi:

Ekilebilir arazi...... 231.5 milyon dönüm (%31)
Orman...... 139.5 milyon dönüm (%18
Mer'a...... 269.4 milyon dönüm (%36)
Dağ, taş..... 102.2 milyon dönüm (%13)
Bataklık, göl..... 13.6 milyon dönüm (%1)

Şimdi ne mer'a kaldı, ne göl kıyısı, ne de orman!...
Aslında herkes "hacıağa" tipinin Menderes döneminde ortaya çıktığını sanır... Evet, onun döneminde hacıağalar artmıştır ama, bu gelişmenin başlangıcı Refik Saydam'ın ölümü, Şükrü Saraçoğlu'nun Başbakan olmasıdır. (1942)
İsmet Paşa'nın bir de Türkiye'ye demokrasiyi hediye ettiğinden söz edilir... Bu da son derece yanlıştır. Bütün hayatı boyunca demir yumruklu bir diktatör olan İsmet'in, öyle kendiliğinden "demokrat" olmaya hiç hevesi yoktu!.. Ancak 2. Dünya Harbi'nin bitmesi ile bütün Avrupa'yı saran demokrasi havası ve artan Rus tehdidi, avucunu BATI yardımına açmaya hazırlanan İsmet Paşa'yı "demokratikleşme"ye zorladı... Tıpkı 1990'larda Avrupa Birliği'nin, bizi almak için bu konuda tavizler istemesi DEMİREL ve ÇİLLER'in "demokrat"laşması gibi!..
Demokrat Parti'yi kuran Bayar, Menderes, Koraltan ve Köprülü'nün verdiği meşhur takrirde tu cümleler yer almakta idi:
- "Bütün dünyada hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı, demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez."
Böylece iç ve dış baskılar sonucu İsmet, 1946 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında yeni seçim kanunlarını çıkarttı ve kurulan partilere hazırlık fırsatı vermeden Temmuz ayında da seçim yaptırdı!.. CHP 400, muhalifler 50 milletvekili çıkarttı... Bu seçim tek dereceli ancak AÇIK OY, GİZLİ TASNİF gibi anlaşılmaz bir sistemle yapıldığından sonradan çok tartışılmıştır... Çünkü seçmen istediği partiyi sandık memurlarının gözü önünde işaretliyor, ama sayımlar gözlerden uzak bir şekilde yapılıyordu!.. Böyle bir seçimden sağlıklı sonuç çıkması beklenemezdi.
İsmet bu dönemde bir de Fevzi Çakmak'ın muhalefeti ile karşılaştı...Nihayet Mareşal Çakmak 11.4.1950'de ölünce, cenazesi siyasi bir gösteriye dönüştü... O gün radyo programlarında OYUN HAVALARI çalınması ise, uzun süre eleştirildi.
1947 yılından itibaren başlıyan BATI ve Amerika ilişkilerindeki gelişmeler, alınan krediler; 1949 yılında "yabancıların içişlerimize müdahalesi" haline dönüştü!... Amerika James M. Barker başkanlığında bir heyet İktisat, Ticaret, Ulaştırma, Sanayi ve Zıraat bakanlıkları ile ilgili çalışmalar yaptı, meşhur Barker raporunu hazırladı.
İsmet Paşa çok partili sisteme geçişten sonra CHP başkanlığını Hilmi Uran'a devredip kendi fahri başkan kaldı... (1947) Böylece ATATÜRK'ü taklit etmeye çalışmıştı. Ancak partinin idaresini hiç bir zaman başkasına bırakmadı!..
1950 seçimlerini DP kazandı... İsmet'i her fırsatta savunan Şevket Süreyya bile bu olayı şöyle yorumlar:
- "DP'nin plansız iktidarına, CHP kendi planlarını değerlendirmemekle bizzat zemin hazırladı... CHP'nin bu ihmali İsmet Paşa'nın hayatında çözemediğim bir gaflet düğümü olmuştur... Devlet kalkınma planlarını hazırlatan Fuat Sirmen, Nurullah E. Sümer gibi genç beyinler son kabinede de görevliydiler... Bunların hazırladıkları planları nasıl öne sürmedikleri anlaşılmaz."
Anlaşılmaz değil, açık!.. İsmet Paşa toprak kanununda ağaları koruyacak tadilatı yaparken seçimi kazanacağını düşündüğü gibi, uzun vadeli ve zahmetli planları da geriye atarak halka şirin gelen vaadlere sarılmıştır!.. Ancak bu konuda DP kadar fütursuz olamadığı için, seçimi de kazanamamıştır... Halk, yeni ağızların yeni yalanlarına daha çok inanır.
1950 seçimlerinde DP 408, CHP 69, MP 1 milletvekili çıkarttı... Seçim sisteminden dolayı CHP oyların %41'ini almış, ancak Meclis'te %14 temsil edilebilmişti... Aslında bu da İsmet'in kendisinin biraz daha fazla oy alacağını düşünerek hazırladığı seçim kanununun bir cilvesi idi!
ATATÜRK hayata gözlerini yumduğunda, TÜRKİYE ağlamayan yoktur!.. Ama İsmet Paşa ilk hilesiz seçimde giderken kimsenin umurunda değildir!.. İsmet'in iktidardan yuvarlanması, nice zamandır saklanan hırs ve kinleri de ortaya vurur... Kendisine "milli münafık" lakabı takılır... Bazıları asılması, yurt dışına sürülmesini ister.
Kemal Tahir'in tabiri ile "milletin aydını okumuşu hep egemen olmuştur halk üzerinde, ta 1950'lere kadar...1950 yılı, halkın aydını sırtında taşımaktan kurtulduğu yeni bir sürecin başlangıcıdır!"
Sözde "inkilapçılar"ın yerini "kalabalığın temsilcisi" olduğunu öne sürenler alır... Menderes ilk nutkunda 1923-1950 arasındaki dönemi "müdahaleci bir kapitalizm" olarak vasıflandırır.


devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:11

Orhan Seyfi Orhun yazdığı hicviyede:
Bir duman oldu, parti savruldu
Ne tavan kaldı bak, ne dam kaldı Koca bir ŞEF denen heyüladan
Bir koca ihtiyar adam kaldı!..

der.
Silkinip atılan, partiden çok İsmet Paşa'dır!.. Ama İsmet Paşa rahat durmaz... TRT'de nakledilen bir hatıraya göre, Meclis'te DP hükümetinin proğramını eleştiren CHP sözcüsü, "Biz yapıcı muhalefet olacağız. Hükümetin yanlış işlerini eleştirecek, doğrularını destekliyeceğiz" der... Bunun üzerine İsmet Paşa oturduğu yerden müdahale eder, "Olmaz öyle şey!.. Muhalefet daima yıkıcı tarzda yapılır," der!
İşte çok partili sistemin YIKICI MUHALEFET anlayışı, İsmet Paşa'nın bu tavrı üzerine kurulmuştur!...Bu hastalık o tarihten sonra bütün partilere bulaşmıştır. Hala da öyle sürer gider.
Bu ufak tefek, sünepe ihtiyarın hırsı bir türlü bitmedi... 1950'ler İsmet-Menderes, 1960'lar İsmet-Demirel, 1970'ler de İsmet-Ecevit sürtüşmesi ile geçti... Ta ki ölünceye kadar!.. Öldükten sonra da zararı bitmedi. 50 yıllık saltanatı ile oluşturduğu "milli şef zihniyeti" herkese "******çülük" diye yutturulmaya devam etti. Bunlara Menderes-Demirel-Özal yazılarımızda değineceğiz... Kısacası, bizim İsmet'le hesabımız ancak mahşerde kapanır.
Menderes'in İsmet Paşa dönemiyle ilgili tesbitleri şunlardır:
- Devlet iktisadi teşebbüsleri (KİT'ler) verimsiz çalışmaktadır... Harp yıllarında 214 ton olan altın stoğu 130 tona inmiştir. 4 ton altın yabancılara rehine verilmiştir... Devlet borçları artmaktadır... Bütçe açık vermekte, açık Marshall yardımı ile kapatılmaktadır... Maliyetlerin yüksek oluşu ihracatı engellemektedir... Devlet ormancılığı ızdırap vericidir... Kredi hacmi kısıktır.
Menderes bunlarda haklı idi... Ancak kendisinin aldığı tedbirler de, çözüm yerine yeni sorunlar getirmiştir... Altın stoğu 130 tondan 19 tona inmiştir!... Borçlanma, hayat pahalılığı ve orman yağmasında, CHP dönemi mumla aranır olmuştur!... DP zihniyetinin başarısızlığı, bu problemlerin hala varolmasından bellidir!..
Menderes hükümeti Temmuz 1951'de NATO'ya girmek için müracaatta bulundu... Böylece TÜRKİYE'yi Rusya'nın önüne "NATO'nun güneydoğu kanadı" olarak atmış oldu!.. Bizi 21 Eylül 1951'de NATO'ya kabul ettiler... Menderes bunu bir zafer olarak ilan etti... Tıpkı Çiller'in Gümrük Birliği'ne girişimizi zil takarak kutlaması gibi!..
NATO, CENTO ve İkili Anlaşmalar karşısında İsmet ne yaptı?.. Onu her fırsatta metheden Şevket Süreyya bile "İnönü hiç bir zaman NATO'nun aleyhinde olmadı" diyerek, onun "dış siyasette önemli konuşması"ndan şu sözlerini nakleder:
- "Amerika ile yakın temaslarla başlıyan münasebetler, NATO içinde kesin şeklini almıştır... Hülasa bizim memleketin NÖTRALİST bir politika takip etmesi tasavvur olunamaz... CENTO ittifakı Irak'ın ayrılmasından sonra ehemmiyetini arttırmıştır. Amerika'nın asli bir aza olmaması eksiği henüz durmaktadır... İKİLİ ANLAŞMALAR Amerika'nın ilgisini daha yakından gösterme fırsatını vermiştir. Bütün bunları memnuniyetle karşılıyoruz!.." (2. Adam, cilt 3, sf.346-347)
Gördünüz mü?. Demek ki, biz "BATI'YA UŞAKLIK İsmet Paşa dönemi ile başladı" derken, hata etmemişiz!.. İsmet'in daha sonraki sözlerindeki tek şikayeti, Menderes'in sırtını Amerika'ya dayıyarak diktatör olması!..Onu da şöyle dile getiriyor:
- "Amerika emin olmalıdır ki, kendisi için en sağlam müttefik Türkya, demokrasi ile idare edilen Türkya olacaktır!"
İsmet TÜRKİYE diyemezdi... dili dönmezdi... hep "türkya" kelimesini kullanmıştır...Yani "sen bizi bu herifin diktasından kurtar, biz sana daha iyi uşaklık ederiz" demeye getiriyor!.. Yarabbi, sen TÜRK MİLLETİ'ni KUR'AN'da överken, nasıl oldu da bunların eline terkettin?.. Günahımız neydi?..
İsmet Paşa, MENDERES DÖNEMİ yazımızda ele aldığımız dışa bağımlılık, toprak yağması, yedek parçasız traktör, ölçüsüz ithalat, hızlı borçlanma gibi somut meseleler üzerinde duracağına; "Üniversite özerkliği, basın hürriyeti, hakim teminatı" gibi halka hitap etmiyen soyut kavramların peşine düştü... 1954 seçim propogandasını bunlar üzerine bina etti. Gerçek şu ki, onun da bu konulara getirebileceği herhangi bir çözüm yoktu... CHP'nin ayaklarının yerden kesilmesi işte o tarihlerde başladı ve parti bir daha kendisini bu hastalıktan kurtaramadı!..
1957 seçimlerinde İsmet Paşa'nın partisi halkın şikayetini değerlendirerek %41 oyla 178 milletvekili çıkardı... DP ise %48 oyla azınlığa düşmüş olmasına rağmen, İsmet'in seçim kanunu ile 428 milletvekili çıkardı. Ancak İsmet'in bu geçen 7 yılda ülkenin meselelerine getirdiği herhangi bir çözüm yoktu... Hala "Anayasa düzeni, basın hürriyeti, hakim teminatı, üniversite özerkliği" diye sayıklayıp duruyordu.
İsmet, 1958'de topladığı CHP Kongresi'nde DP'den ayrılan Hürriyet Partisi'nin kendisine katılımını kutluyor, ancak gerçek problemleri bırakıp şu konular üzerinde duruyordu:

Eşit muamele, ikinci meclis, anayasa mahkemesi,
nispi temsil, yüksek hakimler şurası,
memur kanunu, basın hürriyeti,

üniversite muhtariyeti, sosyal adalet, yüksek iktisat şurası

DIŞ BORÇLAR nasıl ödenecek?.. EĞİTİM ve İSTİHDAM nasıl sağlanacak?.. İTHALAT nasıl bir bağımlılık olmaktan çıkıp İHRACAT arttırılacak?..GECEKONDU salgını, ORMAN tahribi, TOPRAK yağması nasıl önlenecek?..ÜSLER, TESİSLER, KAPİTÜLASYON gibi yabancılara tanınmış haklar nasıl temizlenecek?.. KIBRIS meselesi nasıl halledilecek?.. Rusya ile, Arap ülkeleri ile ilişkiler nasıl düzeltilecek?.. Bunların hiç biri yoktur CHP muhalefetinin "Ana Davalar, İlk Hedefler Beyannamesi"nde!.. Bunların hiç biri ANA DAVA ve İLK HEDEF sayılmamıştır.
Memleketin kan ağladığı günlerde hem muhalefet yapacaksın, hem "ben düzeltirim" deyip iktidara talip olacaksın, hem de temel meselelerle ilgili hiç bir hazırlığın, hatta hedefin olmayacak!.. Havanda su dövecek, soyut prensipler peşinde koşacaksın!...İşte daha sonra Demirel, Özal ve Çiller hükümetlerine de bulaşan ve müzminleşen bu hastalık, ilk CHP muhalefetinde görülmüştür.
1959'da İnönü Uşak'ta, ve Topkapı'da bazı DP'lilerin saldırısına uğradı... Bu onun sempati toplamasına, halkın merhametini kazanmasına sebep oldu. CHP'liler İsmet Paşa'yı gittikleri yerlerde "Hürriyet, Hürriyet" diye bağırarak karşılıyorlardı.
Ne olduğu belirsiz "hürriyet", Meşrutiyet'ten sonra ilk CHP muhalefeti sırasında slogan haline gelmiş, daha sonra Demirel, Özal ve Çiller halka "daha fazla hürriyet" vaadetmekten kaçınmamışlardır.... Hem muhalefette değil, kendi iktidarları dönemlerinde!.. Cumhuriyet döneminde her hastalığa bu hiç bir işe yaramaz "Hürriyet=ölü diriltme ilacı" anlayışını, gene İsmet Paşa bulaştırmıştır. (Bakınız: MİLLİ MÜCADELE yazımız)
Aslında Menderes de, Bayar da, DP'liler de yetiştikleri İsmet Paşa'nın totaliter partisi CHP alışkanlıklarından ve TEK PARTİ özleminden kurtulamamışlardır!.. Menderes, tıpkı İsmet Paşa gibi, TEK ADAM olma hastalığına tutulmuştu.
İsmet Paşa bu noktada belki hayatının tek doğru sözünü söyler: ŞARTLAR TAMAM OLDUĞU ZAMAN, MİLLETLER İÇİN İHTİLAL MEŞRU BİR HAKTIR!..
İsmet Paşa 19 Nisan'da Kızılay'da saat 5'de bir dolanıp halkın nabzını yokladı... Millet Menderes'ten memnun olmadığı için İsmet Paşa'yı tezahüratla karşıladı. 28 Nisan'da İstanbul Üniversitesi'nde olaylar çıktı. 29 Nisan'da Ankara'da benzer olaylar oldu... Bu, nümayişlerin bir merkezden planlandığını gösteriyordu. Daha sonra, 1970'lerde komünistler Turan Emeksiz'e "o bir komünistti" diye sahip çıkacaklardı!.. Menderes'e giden istihbarat nümayişleri CHP gençlik kollarının örgütlediği şeklinde idi. 21 Mayıs'ta bazı subayların önderliğinde Harbokulu öğrencileri Kızılay'da bir yürüyüş yaptılar... Bu Menderes ve DP iktidarına son ihtar mahiyetinde idi fakat kimse anlamadı!.. Daha doğrusu bir iki kere Menderes istifa edebileceğini söyledi ama Bayar bütün mesuliyetin kendi üzerine yıkılacağından korkarak istifayı kabul etmedi... İsmet Paşa 27 Mayıs'ta gelip Menderes'i Eskişehir'de yakalıyan ihtilale, hiç karşı çıkmamıştır.
Kemal Tahir'e göre "27 Mayıs Hareketi, aydın egemenliğinin yeni baştan kurulmak istenmesidir."
İsmet, halkı gibi askerleri de hiç tanımazdı... Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na "Kurmayları bilirim, bunlar gelirler, gitmesini bilmezler" demişti... Halbuki 27 Mayıscılar da, 12 Mart ve 12 Eylül liderleri de beklenenden çok önce bırakıp gittiler... Meydan yine sivil politikacılara kaldı. Onlar da her on yılda bir memleketi uçurumun kenarına getirdiler.
Memleketi Menderes'ten kurtaran ve bu yüzden omuzlarda taşınan askerler, bir süre sonra İsmet Paşa ile irtibata girdiler... Ama İsmet onların amacının farkında değildi ve tek derdi DP'nin kaybettiği iktidarı nasıl alacağı idi... Halkın kendisine teveccüh ettiğini, kahir ekseriyetle seçimi kazanacağını sanıyordu!
Halbuki askerleri omuzlarda taşıyan halk, 1961'de İsmet Paşa ön plana çıkmaya başlayınca, bir tekerleme daha bulmuştu:

Gitti İsmet
Açıldı kısmet!..
Geldi İsmet, Kesildi kısmet!

İhtilalciler ve onların göreve getirdiği bakanlar, Meclis bir süre sonra İsmet Paşa'nın oyuncağı haline geldiler... Özellikle Türkeş'in de aralarında bulunduğu 14'lerin ayıklanmasından (13.11.1960) sonra !..
İsmet Paşa'nın 1958 CHP Kongresi'nde "TÜRKİYE'nin en önemli meseleleri" diye sunduğu safsata hususlar, 1960 Anayasası'nda baş köşelere oturdu... Kıbrıs, Sovyetler'le ilişkiler, ABD kapitülasyonları gibi önemli hususlar ele alınmadı. Ancak TÜRKİYE'deki her ihtilal hükümeti gibi israf ve gösterişten kaçınıldığı için, ekonomi istikrara kavuştu... Kuyruklar, sıkıntılar ve karaborsa azaldı. Millet rahat bir nefes aldı.
1961 yılında OECD'nin TÜRKİYE bürosu açılırken, MISIR tavrımızdan dolayı bizimle diplomatik ilişkilerini kesti... Ruslar uzaya ilk insanı gönderdi... Sovyet-Arnavutluk ilişkileri bozuldu.
Bu arada belirtmek gerekir ki, liderliği Albay Alparslan Türkeş'in yaptığı 14'lere mal edilen bir ÜLKÜ BİRLİĞİ vardı... Bu Milli Birlik Komitesi'nce kurulmuş bir komisyonun tesbitleri idi. Tamamen ATATÜRKÇÜ bir görüşle hazırlanmıştı... İçinde "Türkiye" adının değiştirilip ATATÜRK'ün kullandığı TÜRKELİ ifadesinin benimsenmesi dahi vardı!.. Ancak ne olduysa, 14'lerin tasfiyesinden sonra ÜLKÜ BİRLİĞİ'nden söz eden olmadı... İsmet'e yakın komite üyeleri, onun tesbit ettiği esasları kanunlaştırmış, ama ATATÜRK'ün prensiplerini hasıraltı etmişti!
Milli Birlik Komitesi'nin önemli icraatlarından biri bir TOPRAK reformu düşünmesi ve buna engel gördüğü 55 ağayı doğudan batıya nakletmesi idi... İsmet Paşa seçimden sonra başbakan olur olmaz bu ağaları yerlerine geri göndermiştir... İsmet'in bu davranışı, 1934'den itibaren ağalığa ve Kürtlüğe hizmet eden politikasının devamıdır... Bunun neticesinde tabii ki toprak rejiminde de hiç bir iyileştirici faaliyette bulunulamadı.
6.1.1961'de Kurucu Meclis göreve başladı... Yeni Anayasa'yı, seçim kanunu gibi önemli kanunları çıkardı, 26.10.1961'de de görevi yeni seçilen meclise devretti... Anayasa halkoyuna sunuldu ve kabul edildi.
Bütün dış baskılara rağmen askerler memleketi iflasa ve sömürge olmaya sürükleyenleri cezalandırmak istiyorlardı... Verilen 15 idam cezasından 3'ü bu amaçla uygulandı. Diğerleri bir süre hapis yatıp paçayı kurtardılar.
İsmet Paşa sonunda mesuliyetin kendisine yükleneceğini düşünerek Yassıada mahkemelerinden çıkan idam kararlarının uygulanmamasını istemiştir... Biz o idamları yerinde bulduğumuz gibi, hapse çevrilen ve sonradan affedilenlerin idamını dahi gerekli görürdük... Daha sonraki ihtilallerde sorumluların idam ve hapis edilmemesi sonucu, ülke şu anda siyasi açıdan 1950'lerdeki durumuna dönmüştür.
Menderes ve İsmet'in savunduğu NATO, CENTO ve İkili Anlaşmalar gibi, şimdi de Çiller ve destekçileri bizi GÜMRÜK BİRLİĞİ, AB gibi ittifaklara sokmaya çalışıyor, girdikçe de bayram ilan ediyor!.. Eğer geçmiş idam cezaları ESAS SEBEPLER'i ilan edilerek uygulansaydı, daha sonra kimse ihanete cesaret edemezdi!..
İSMET PAŞA MUAMMASI - AÇIKLAMALAR
(1)- Bu kısımda daha önce verdiğimiz bazı bilgileri tekrarlamak durumunda kaldık... Sıkıcı olduysa özür dileriz... Ancak her BÖLÜM ayrı bir kitapçık gibi olduğu için, kendi içindeki bütünlüğü de sağlamak zorunda idik….. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu değerlendirmeler de büyük ölçüde Rıza Nur, Yakup Kadri, Şevket Süreyya, Fethi Okyar, Rauf Orbay, Kılıç Ali, İsmet Bozdağ ve Kemal Tahir'in eserlerinden alınmıştır.
İsmet Paşa'nın "Abdurrahman Çelebi" olması meselesine gelince, biz demiyoruz, onu "2. Adam" diye göklere çıkartan Şevket Süreyya diyor:
" MİLLİ MÜCADELE'den SULH DEVRİ'ne geçen ve MECLİS'te yer alan sivil kadro içinde de "lider" ve "önder" vasfı gösteren şahsiyetler belirmedi... Böyle olunca da İsmet Paşa, TEK ADAM'ın hemen bütün hayatı boyunca yanında ve siyaset alanında bir 2. Adam olarak kaldı." (İkinci Adam Cilt 1, sf.281)
(2)- "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz" cümlesini taşıyan telgrafı, aslında Hamdullah Suphi Tanrıöver yazmış, MUSTAFA KEMAL okumadan çektirmiştir.
(3)- Şevket Süreyya Mudanya görüşmelerine katılan General Harrington'dan şu satırları nakleder:

devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:12

" Halledilmesi gereken 6 nokta bulunuyordu. İkisini hallettik, ikisini de konferansın umumi heyetinde görüşmeye başladık... Geri kalan ikisi ise Boğazlar ile jandarma adedinin tesbiti konularıydı...Daha önceki konuşmalarımda İsmet, Çanakkale konusundaki fikirlerini kabul etmemi istemişti... Bunu kat'iyetle reddetmiştim. Ne vakit ki, daha fazla bir şey elde edemiyeceğini anladı :
-"J'accepte! (kabul ediyorum!)"diye bağırdı...Jandarma miktarı hususunda da daha fazla zorluklar bekliyordum. 10.000 rakamını kabul edeceğini söyledi, 8.000 üzerinde mutabık kaldık... O da, ben de ferahladık!.."
Görüldüğü gibi İsmet, öyle "müthiş" bir "müzakereci" filan değil, teslimiyetçidir!... Kurtarabileceğinden çok daha azını elde edip, İngiliz generali "ferahlat"mıştır!.. Aynı tutumu Lozan'da da sürdü.
KAMRAN İNAN nefis eseri HAYIR DİYEBİLEN TÜRKİYE'de TÜRK DIŞIŞLERİ'nin yabancılara hep EVET demeyi politika olarak benimsediğini, bu yüzden çok kaybımızın olduğunu belirtir...İşte CUMHURİYET DÖNEMİ DIŞ SİYASETİ'ndeki bu YES-MAN (EVET EFENDİMCİLİK) tavrı İSMET'in MUDANYA'daki J'ACCEPTE demesiyle başlamıştır... ATATÜRK bir ölçüde frenliyebildi. Ama onun ölümünden sonra dejenere DIŞİŞLERİ kadrosu İSTİSNASIZ her BATI isteğine EVET çekti!..
(4)- İsmet'in Lozan'daki marifetlerini LOZAN BARIŞI yazımızda uzun uzun ele aldığımız için burada tekrarlamıyoruz... İbretle okunması gerekir.
(5)- Herhalde ATATÜRK'ün kastettiği asıl "arıza" İsmet'in Meclis'te yarattığı bu alerji idi.
(6)- Yani İsmet Paşa Rauf Bey'le olduğu gibi Fethi Bey'le de geçinememişti!.. İsmet'in evhamı gibi, huysuzluğu da meşhurdur.
(7)- Hele İsmet Paşa'yı başvekil yapmak hiç mümkün olmazdı... Ona bütün Meclis karşı idi. İsmet Paşa başbakan olduğu zaman dövizin ne olduğunu bilmiyordu!..
( - Görüldüğü gibi muhalefet; paşalardan Meclis'e, Meclis'ten basına ve halka yayılmıştır... Ancak bu muhalefet ATATÜRK'e değil; hep İsmet Paşa'ya karşıdır... Onun "milli şef" olmasından sonra da bütün halk karşısına geçecek, İsmet de ülkeyi demir yumrukla yönetmeye kalkacaktır.
(9)- Tarih nasıl da tekerrür ediyor!.. Şeyh Sait isyanından telaşlanan İsmet'in oğlu Erdal Efendi'nin SHP-DEP ittifakıyla Meclis'e soktuğu Kürtçü milletvekilleri, evlerinde terörist saklıyorlar, sahte sağlık karneleri ile yaralı militan tedavi ettiriyorlar, DEVLET'in aldığı tedbirleri kuryeler aracılığı ile ***'ya bildiriyorlardı!...(1993) Çoğu, parasını DEVLET'in ödediği telefonlarla, bölücü hainler ile uzun görüşmeler yapıyordu.
Bu şeytan ruhlu ailede şeytan tüyü var!.. Bütün bu ihanetin müsebbibi Erdal Efendi, 50. hükümette "Dışişleri Bakanlığı"na layık görüldü!.. Ne diyelim!..
(10)- Biz daha evvel söyledik: Bu tip isyanların hep "İsmet Paşa'nın iktidarda olmadığı" dönemlerde çıkması, ve o iktidara gelince "ayaklanma" olmaması, bizi hep pirelendirmiştir. Konunun gerçekten incelenmesi gerekir.
(11)- Bu terör meselesini de biz uydurmuyoruz... Falih Rıfkı Atay diyor ki:
- " Nüfuzu o kadar büyüktü ki, bugün kendisinden laübalice bahsedenlerin, İsmet Paşa sofraya gelince, ağızlarını bile açamadıkları sayısız akşamları hatırlıyarak içimden gülüyorum."
Bu tavır sık gördüğümüz bir davranışı hatırlatır... Patron karşısında el pençe divan duran şefler müdürler; gariban memurlar karşısında kral kesilir. "Patron gitsin, ben sana yapacağımı bilirim," diye oturduğu yerden gözdağı verir.
(12)- Buna benzer bir durum 1991 IRAK-AMERİKA savaşında görülmüştür... Saldırıya uğrayan İSRAİL'i savaş dışı tutup ARAPLAR'ın tepkisini önleyen AMERİKA, İSRAİL'e bu fedakarlığı karşılığında 15 milyar dolar vermeyi kabul etti... TÜRKİYE, İsrail'in 30 katı büyük bir ülke olmasına rağmen bu yardımı 30 yılda alamıyor!..Aldığının çoğu da HİBE değil, KREDİ!..
(13)- Gayrımilli Şef burada kendini şöyle savunur:
- " Biz bu harbi İngiltere, Fransa, Rusya ile aynı safta karşılamak istedik... Ama Rus-Alman beraberliği, müttefiklere ve TÜRKİYE'ye karşı en şiddetli ithamlarla patlak verdi... Yani harpte beraber olacağımız cephe, ikiye ayrılmış oldu."
İyi ya!.. Almanya, İtalya ile ittifaka girmiş... Sana da "Bana cephe alma yeter. Sırf bunun için sana EGE ADALARI'nı vereyim!" demiş... Rusya, BATI ile taahhüde girmenden rahatsız olmuş...Senin yapacağın, onların nasırına basar gibi SAVAŞ İTTİFAKI imzalamak mı?..
Bizce o dönemde hem Almanya, hem de Rusya ile "saldırmazlık" anlaşması imzalanması, İngiltere ve Fransa'ya da verilen taahhütlerin hafifletilmesi gerekirdi... Halbuki, İsmet ne yapmıştır?.. General Weyland'ın eline harbe girecekmiş gibi bir "ihtiyaç listesi" vermiştir... Bu liste hiç bir şekilde karşılanmadı. Zaten karşılansa, ve TÜRKİYE harbe girseydi; halimiz 1. Dünya Harbi'nden beter olurdu!
Hoş, burada Sovyetler'in "Boğazlar'ı birlikte savunmak" gibi bir talebi vardı ama, BATI ile imzaladığımız anlaşma da, "Eğer İngiltere ve Fransa; Yunanistan ve Romanya'ya verdikleri garantiler yüzünden harbe girerse, TÜRKİYE'nin de onlarla çarpışacağı" hükmünü taşıyordu!.. Yani, yağmurdan kaçarken, tam anlamıyla doluya tutulmuştuk!
Üstelik Molotof bizi, "TÜRKİYE, bir gün bu hareketine esef etmiyecek mi?" diyerek tehdit etmişti... Çünkü anlaşma her ne kadar "Sovyetler'e karşı TÜRKİYE'nin cephe almıyacağını" belirtiyor ise de, Sovyetler TÜRKİYE'ye saldırdığı takdirde hiç bir garanti vermiyordu!..
Nitekim savaş bitip te Sovyetler TÜRKİYE'den toprak isteyince, BATILILAR hiç tepki göstermediler... TÜRKİYE'yi yalnız bıraktılar.
Kaldı ki, Sovyetler Romanya meselesini kendi işleri sayıyorlardı... Bu yüzden bir savaş çıkarsa, TÜRKİYE kendini savaşın ortasında bulacaktı!
BATILILAR, Üçlü İttifak'a dayanarak bizden pek çok taleplerde bulundular... İşte ikisi:
- İngiliz harp gemilerinin Boğazlar'dan geçerek, İngiliz uçaklarının TÜRKİYE'den havalanarak Almanlar'a saldırması, (Mayıs 1942)
- İngiliz uçaklarının TÜRKİYE'den havalanarak Bakü petrol kuyularını, Batum rafinelerini bombalaması (1942)


Eğer bunlardan bir teki bile uygulansaydı, felaket olurdu!.. TÜRKİYE hiçbir menfaati olmadığı halde, istikbalini BATI'ya işte böyle bağladı!.. O günden beri de kurtaramadı.
Burada yine tekrarlıyalım ki, TÜRKİYE'nin RUSYA ile arasının iyi veya kötü olması önemli değildir!... ÖNEMLİ olan RUSYA'nın BATI ile arasının BOZUK olmasıdır. Bu, STRATEJİK KURAL'dır!.. Ancak o zaman iki taraf ta TÜRKİYE için KESENİN AĞZINI AÇARLAR!..
ÜÇLÜ İTTİFAK bizi korumadığı gibi, EGE ve AKDENİZ'de güvenliğimizi dahi sağlıyamamış, deniz ticaretimiz Almanlar tarafından engellenmiş, Saldıray adlı denizaltımız ise İngilizler tarafından "alman" sanılarak vurulmuştur.
(14)- Öte yandan BATILILAR, TÜRKİYE'nin gerçekten ihtiyacı olan malzemeleri karşılamak konusunda mırın kırın ediyorlardı... Hem bizi savaşa sokacaklar; İstanbul, İzmir, Adana, Ankara ilk günden bombalanacak; hem de bu beyler onlar için girdiğimiz bu savaşın masrafını üstlenmiyecekler!.. İşte BATI açıkgözlülüğü!.. Hoş, biz bu dolmayı Körfez Savaşı'nda da yuttuk!. 10 yılda 150 milyar dolar zarara girdik.
(15)- Savaş sırasında bir Milli Korunma kanun çıkartılmış, bu kanun İsmet döneminde tam 8 kere tadil edilmiştir... Ancak İsmet meseleleri bir bütün olarak düşünemediği için istenilen sonucu vermemiş, uygulanamamış, suistimalleri önliyememiştir... Şevket Süreyya fotoğraf kağıdını rafta bulundurmadığı için tanınmış bir tacirin uzun süre hapsedildiğini; öte yandan binlerce sahte ekmek karnesi basan kişinin "bu karneler sahte sayılmaz, şu köşesi aslına benzemiyor" bahanesiyle serbest bırakıldığını yazar... Halbuki, o dönemde İstikal Mahkemeleri gerekir; bütün kaçakçı, sahtekar, vatan hainlerinin şiddetle cezalandırılması icab ederdi.
(16)- Bu sözler "türkçe"leştirilmiş EZAN'ın değiştirilmiş halidir... "türkçe" EZAN da bizce büyük bir hata idi... Menderes'in tekrar Arapça ezana dönmesi çok yerinde olmuştur... Hele 1950'den sonra dükkanların adları yabancılaşırken, şarkıcılar bilmedikleri dillerde İtalyanca, İspanyolca, şarkılar söylerken ve milletin bundan zevk aldığı iddia edilirken; bütün MÜSLÜMANLAR'ın ortak çağrısı olan Ezan'ın "millileştirilmiş" olduğunu savunanlar, komik durumu düşmüşlerdi!...
Yapılması gereken Ezan'ı Türkçeleştirmek değil; sadece 6 cümleden oluşan, ve İSLAM'ın temel ifadelerini ihtiva eden bu çağrının anlamını okullarda öğretmekti!..
(17)- Burada yanlış propogandası yapılan bir hususu dile getirip, İsmet'i temize çıkartmak istiyoruz.
Yurdumuzdaki gayrımüslimler "varlık vergisi"nin sadece kendilerinden alındığı ve ayırım yapıldığını iddia ederler!.. Hatta bunu tarih bilmez yapımcıların marifeti ile televizyona çıkıp bir kaç kere belirtmişler, kimse de cevap verememiştir.
Halbuki varlık vergisi, durumu iyi sayılan herkesten alınacak idi... Görüldüğü gibi fahişeler bile bundan ari tutulmamıştır... Eğer bir ayırım yapılmış ise, o da yine Kemal Tahir'in ifadesinde görüldüğü gibi, zenginlerin, bilhassa gayrımüslimlerin kayırılması şeklinde olmuştur... Şevket Süreyya şöyle bir tablo verir:
Adı......................... Borcu ................... Ödediği
Hamparsun Erkman... 400.000 ....5.000 TL.
Arşak Çuhacıyan....... 400.000 ........ 800
Samoel Varon.......... 240.000 ......... 8.100
Yorgi Beyko............. 200.000 .......... 100
Gad Granko ............ 375.000 ..... 1.000
Artin Topaloğlu ......... 210.000 ...... 600
Paskalidis................ 450.000 ............ ---
Kostantin Kürkçüoğlu.... 200.000 ..... 200
Bir fahişeden bile 6 aylık memur maaşı kadar (500TL) vergi alınırken, zengin gayrımüslimler yukarda gösterilen kadarını vermişlerdi!... Varlık Vergisi'nin yükü de TÜRK'e binmiştir. Biz olsaydık, İsmail Ağa'nın pavyona yatırdığı 40.000 lirayı, öte yandan gayrımüslimlerin borcunun iki katını alırdık!.. Çünkü onlar bu ülke için hiç kanlarını dökmediler. Bari altınlarını döksünler!..
(18- İsmet sadece korkak değil, aynı zamanda müteredditti... Harbin başlangıcında İngiltere-Fransa safında yer almış, Almanlar Fransa'ya girince fırt diye Almancı olmuş, ta 1943 başına kadar da Almanya'nın kazanacağından emin olarak bu tutumunu sürdürmüştür... Bu saplantısı tıpkı Alataş Mağlubiyeti'nde Yunan'ın İnönü'den saldıracağı saplantısına benzer!.. Bu yüzden Stalin'i bize düşman etmiştir...
İsmet'in gereksiz zamanlarda arslan kesilip TÜRKİYE'yi harbe sokmayı düşündüğü de olmuştur. Mesela Kasım 1943'de Tarih Kongresi üyelerini kabul ettiğinde:
"Gün pek yaklaşmıştır. Siz öğretmensiniz... Milleti bu zarurete alıştırmalısınız. TÜRKİYE bu harbe katılacaktır." demiştir!
Bilindiği gibi, 1. ve 2. Dünya Harpleri emperyalist ülkelerin dünyayı kendi aralarında pay edememelerinden çıkmıştır. 2. Dünya Harbi'nde Almanya-Sovyetler-Japonya ittifakı en saf insanları bile şaşırtacak bir özellik taşır... Biri faşist, biri komünist, biri kapıtalist üç ülke. Biri katolik, biri ortodoks, biri budist üç millet!.. Üç benzemez!.. Onları bir araya getiren sebep, İngiltere-Fransa-Amerika'nın sömürgecilik ile dünyanın üçte ikisini ellerinde tutmaları ve başkalarına pay vermeye yanaşmamaları idi... Bu üç ülke genelde protestandı. Beyaz deyince akla bunlar gelirdi.
Bir kere daha belirtelim ki, bizim yerimiz ne ilk ittifak, ne de ikincisi!..Biz bunların hangisinin safında savaşırsak savaşalım, "gurka"lardan,"zenci"lerden farkımız olmaz. Çünkü sadece onlar için ölmüş oluruz... Bizi aralarına almazlar, pay vermezler.
Kaldı ki, TÜRKİYE ne emperyalisttir, ne kapitalist!.. Ne katoliktir, ne budist!.. Onun "batılılaşmak" hevesi, Kemal Tahir'in çok doğru teşhis ettiği gibi, "ben de senin gibi sömürgeci, kan içici olmak istiyorum, pay almak istiyorum" anl***** gelir... Vermezler!
Kaldı ki, biz o tıynette değiliz, beceremeyiz!.. Bizim yerimiz ATATÜRK'ün dediği gibi MAZLUM MİLLETLER'in safı!.. TÜRKLER'in yanı, MÜSLÜMANLAR'ın önderliği!.. Buna da izin vermezler, rahat komazlar ama, başka çare yok!.."Gurka"lıktan iyidir!
TÜRKİYE bu emperyalistleri birbiriyle tokuştura tokuştura, bu yamyamların birbirini yemesini sağlıyarak ayakta kalabilir... Yoksa onlara insan eti servisi yaparak değil!..
İşte biz "TÜRK CUMHURİYETLERİ'ne BATI ile birlikte girme" teşebbüsünü bu yüzden "garsonluk" olarak görüyoruz... Çok tehlikeli buluyoruz!..
(19)- İsmet'ten sonra bu konuda azgınlaşan, Turgut Özal'dır!.. O da Araplar'ın parasına tamah ederek toprak satışına ruhsat vermiş, ve Suriyeliler'in GAP bölgesinde toprak almasına sebep olmuştur... Bu arada Avrupalı düşmanlarımızın müstesna bölgelerimizden, tabii kaynaklarımızın yoğun olduğu yerlerden ne kadar toprak aldığı meçhuldür.
Biz bu toprak ve tesis satışı üzerinde çok hassasız!... Artık kaybedecek bir karış toprağımız, bir tek tuğlamız yok!.. Yabancılara satılan her bina, her arazi ülkemizden bir parçasının düşman eline geçmesi demektir.
Dünya bu tür ülkeler ile doludur... Haiti, Hawai, Pasifik Adaları yerli halkın değil, artık Amerikalılar'ın, Fransızlar'ın, Japonlar'ın ülkesidir!.. Esas sahipleri orada sadece uşaklık ve turistlere soytarılık yaparak karınlarını doyurabilirler.
Biz buna layık değiliz!.. İnsanımız her ne kadar Özal sayesinde paraya tapmaya başladı ise de; artık gerçek benliğimize dönmenin, haysiyetli İNSAN olmanın zamanı gelmiştir.
Açıkçası biz toprağını satmakla, karısını satmak arasında fark görmeyiz!.. Böylelerine de "pezevenk" nazarıyla bakarız!..
Eski TÜRKLER, "AT, AVRAT, PUSAT! DERLERMİŞ!.. BİZ "AVRAT, TOPRAK, UÇAK!" DİYORUZ!.. Bu üçüne sahip çıkmadan artık dünyada şerefli yaşamak mümkün değil!



devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:13

(20)- Yanlış anlaşılmasın!... KARAYOLLARI'nın elbette gelişmesi gerekiyordu... Ama bunun için DEMİRYOLLARI'nın feda edilmesi gerekmezdi!.. O dönemdeki bağımlılıktan hala kurtulmuş değiliz. Hala yakıt ihtiyacımızı karşılayacak seviyeye ulaşmış değiliz... Otomobil, kamyon fabrikalarımız var ama, onlar dahi dışa bağımlı. Lisansla çalışıyor.
Halbuki ATATÜRK'ün başlattığı DEMİRYOLU hamlesi ile bu sektör dışa bağımlılıktan kurtulmuş, kendi vagon hatta lokomotifini imal edecek seviyeye gelmişti.
Eğer İsmet Paşa'nın gizli taahhüdü olmasaydı, biz çoktan "HIZLI TREN" sistemine geçmiştik... Demirel'in 1995'de bu konudan bahsedebilmesinin sebebi, İsmet Paşa'nın tahhüdünün 1997'de son ermesi, ancak o tarihten sonra böyle bir şeye kalkışabileceğimizdir. Hâlâ da bu konuda gerçek bir atılım yapılmadı!.
(21)- İsmet gerçek bir laik-din dışı kişidir!.. Onun bu yönünü gizlemek isteyen kızı Özden Toker, müze yaptıkları Pembe Köşkü ziyaretçilere gezdirirken, bir odayı "İsmet Paşa'nın ibadet odası" diye göstermektedir!...
TÜRKİYE'de müslüman hiç bir insanın özel "ibadet odası" yoktur!... Çünkü İSLAM'da kişiler için özel ibadet mekânlarına gerek yoktur!.. Camiler, mescitler fert için değil, CEMAAT içindir... Öyleyse, bu oda da neyin nesi?..
Biz söyliyelim: Bu oda İsmet Paşa'nın İslami ibadet mekânı değil, özel "mason ritueli" yaptığı odasıdır!..Ancak İsmet'in masonluğu pek bilinmez... Kendisi yabancılar tarafından "tekris" edilmiştir de ondan!
(22)- Bu konuyu TÜRK DİLİ İNKILABI bahsinde ve DİL Eki'nde uzun uzun anlattık... Fazla detayına girmiyeceğiz.
(23)- Bu açılma 1950'lerden sonra artar, 1970'lerden sonra ise çılgınlık halini alır!.. İstanbul'da oturup "köy" romanı yazanlar türer... Bazı aydınlar hem İstanbul'un "köy"leşmesinden şikayet eder, hem de gecekondulara arka çıkarlar... Teröristler hakkında "Darağacında Üç Fidan" diye destan yazanlar bile çıkar!..
Biz ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ için destan yazan MEHMET AKİF'i hatırladıkça, teröristlerin vurduğu askerlerimizi unutup hainlere ağıt düzenleri gerçekten şaşkın buluyor ve acıyoruz!..
(24)- Bu yozlaşma da 1960'lardan sonra hızlanır... Şair, yazar, besteci, şarkıcı, ressam, heykeltraş sayısında inanılmaz bir artış olurken; eserlerin seviyesi ve kalitesinde de korkunç bir düşüş yaşanır... Bunlardan bazıları zıpırlaşır. Aziz Nesin gibi kendi insanına "geri zekalı, aptal" diyen mi istersiniz, Nobel Ödülü alabilmek için yurt dışına çıkıp TÜRKİYE'yi jurnalliyen Yaşar Kemal gibilerini mi?.. Bazısı da YOL, 40 M. KARE ALMANYA, İSTANBUL KANATLARIMIN ALTINDA, HAMAM, HAREM gibi TÜRKİYE'yi kötülemekle görevli film siparişleri alır dışardan... Mükafatları da "uluslararası ödül"dür.
Velhasıl İsmet Paşa'nın "******çü" politikası sayesinde aydın kesim, bir demir heykelcik veya üç kuruşluk menfaat için ülkeyi satacak kadar tiynetsizleşmiştir!
(25)- Hep söylediğimiz gibi, bir DEVLET'in temelini TOPRAK sistemi teşkil eder. OSMANLI DEVLETİ'ni 624 yıl yaşatan TİMAR sistemi idi. SELÇUKLU'da da olan bu sistemi FATİH SULTAN MEHMET perçinlemişti.
OSMANLI TOPRAK meselesini nasıl çözmüştü?.. TOPRAK Padişah'ın yani Devlet'in Rakabesi, Velayet-i Amme'si, yani MİLLET adına mülkiyet murakebesi altında idi... Çok sıkı kaidelere göre düzenlenmiş esaslar dahilinde geçici olarak şahıslara tahsis edilirdi... TİMAR, ZEAMET, HAS adı altında toplanmıştı. Sipahilere, kılıç erlerine, ordu mensuplarına, Ocak gazilerine, veya onların çocuklarına, paşalara, beylerbeyine, vezirlere, şehzadelere DİRLİK olarak tahsis edilirdi. Yahut ta padişahın mülkiyetinde bırakılırdı.
OSMANLI'nın sistemini tam olarak yerleştiremediği Doğu ve Güneydoğu Anadolu, bazı Arap sancakları, Rumeli'de Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan gibi yerlerde eskiden olduğu gibi feodal sistem veya toprak mülkiyeti sürdü... Bu bölgelerde mülkün vergisi, oranın hakim veya beyinden tahsis edilirdi.
TİMAR sisteminin uygulandığı bölgelerde ise, toprak bir çift öküzün işliyebileceği arazi olarak hesap edilir, ÇİFT adıyla köylüye tahsis edilirdi... DEVLET'in malı olan toprak babadan oğula geçen bir sistemle köylüler tarafından işlenir, topraksız köylü görülmezdi.
Üç yıl işlenmiyen veya kaidelere uymayan çiftçilerin toprağı bedelsiz olarak alınır, başkalarına tahsis edilirdi... Toprağı DEVLET n***** murakebe eden SİPAHİLER veya BEYLER, VEZİRLER daima değişirdi. Ancak ÇİFTÇİ kuralları çiğnemedikçe değişmezdi... Bu suretle hem topraksız köylü yoktu, hemde Avrupa'daki gibi bir feodalite, asil sınıf oluşmamıştı... Toprağı işliyenler ile işletenler arasında pek ihtilaf çıkmazdı. Kadılar anlaşmazlıkları kolaylıkla çözebilirlerdi. (Bak Kanunname-i Al-i Osman, 1602, çeviren Hadiye Tuncer, 1962, Tarım Bakanlığı yayınları, Osmanlı İmparatorluğu'nda Toprak Hukuku, 1962)
Aslında İKTA tabir edilen bu sistemin kurucusu 2. Halife Hz. ÖMER'dir... Ondan SELÇUKLULAR'a geçmiştir. OSMANLI'lar ilk başta fethedilen toprakların beşte birini padişaha ayırıyor, kalanı da gaziler arasında pay ediyordu... Böylece bir süre sonra beyler padişahtan ve dolayısiyle devletten zengin olmuşlardı. Yıldırım'ın Timur'a esir düşmesi üzerine oğullarından Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin'in telkini ile beylerin toprağına el koymak istedi... Bunun üzerine beyler Mehmed Çelebi'yi desteklediler. O padişah oldu. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet konuya el attı. Başta Çandarlı Halil Paşa olmak üzere bazı beyleri idam pahasına, topraklarını devletleştirdi... Ancak iktidarı güvenle sürdürebilmek için de yerli beylere değil, devşirme beylere dayanmak durumunda kaldı... Bir süre sonra yerliye dönmek gerekirdi, ama olmadı...


İmparatorluktaki 32 eyaletten 23'ü HAS, 9'u SALYANE idi... Yani 23'ü devletleştirilmiş, 9'u da özel mülkiyetin olduğu, yıllık vergiye tabi idi...(Eflak, Boğdan, Bosna-Hersek, Yemen, Habeşistan, Tunus gibi) HASLAR; CEBELÜ, ZEAMET, TİMAR diye bölünürdü.
Bu sistemin bir tamamlayıcısı da VAKIF TOPRAKLARI idi... (Bak Ahkam-ül Evkaf, Ömer Efendi) SELÇUKLULAR'dan beri varolan bu sistem gene DEVLET'e bağlı idi.
Ancak o "muhteşem" diye yutturulan Kanunsuz Süleyman, damadı Rüstem Paşa başta olmak üzere bazı kişilere toprak bağışladı!.. Sipahi ve TİMAR sistemi onun döneminde bozulmaya başladı. Elinde toprak bulunanlar bunu ailelerine devredebilmek için, VAKIF sistemini de dejenere ettiler... Ancak o dönemde DEVLET güçlü olduğundan bu bozulma hemen fark edilmedi.
1729'da ZEAMET usülü kaldırıldı... Zeamet kaldırılınca DEVLET'in toprakları sahipsiz kaldığı için, kapanın elinde kaldı... Yaygınlaşan İLTİZAM usülü sorunu çözmedi. Mütegallibeler, toprak ağaları peydah oldu. Bazıları kendileri asker toplayıp DEVLET'e kafa tutmaya başladılar... Rumeli'de Pazvantoğlu, Çorum'da Çapanoğlu bunların en azılıları idi. Bilhassa mülkiyetin baştan beri varolduğu Doğu'da ağalar beyler yeni topraklara da el koyup bunları tescil ettirmenin yollarını aradılar.
1826'da YENİÇERİ OCAĞI kaldırıldı... YENİÇERİ OCAĞI'nın kaldırılmasından sonra yeni ordu hemen devreye giremediğinden ülkelerde büyük karışıklıklar yaşandı... Hatta Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu çıkan ihtilaf üzerine Konya'ya kadar dayandı.
TANZİMAT işin tuzu biberi oldu... 1839'da eski toprak kanunları kaldırıldı... 1858'de serbest çiftçiliği getiren, alım satıma izin veren ARAZİ kanunu yürürlüğe girdi... Böylece TOPRAK'ta ŞAHSİ MÜLKİYET ve TAPU uygulaması başladı... Arazi beşe bölündü:
1- Arazi-i Memlüke: mülkiyete geçirilebilen topraklar
2- Arazi-i Mevkufe: vakıf toprakları
3- Arazi-i Emiriye: Hazine'ye ait topraklar
4- Arazi-i Metruke: müşterek köy arazisi, yol, çarşı, pazar yerleri
5- Arazi-i Mevat: ölü, işlenmiyen topraklar
Aynı şekilde vergilerin 1. Süleyman'dan beri mültezimler, ayan tarafından toplanması usülüne de son verildi... Vergi memuru da maaşlı oldu. Aşar vergisi bütün ülkede onda bir olarak tesbit edildi. (1840)
"Yenilikçi" diye yutturulan 2. MAHMUD, YENİÇERİLER'i topa tutunca, ve hemen arkasından TANZİMAT rejimi gelince, çözülme başladı... Ayan takımı başıboş kaldı. Toprak ağasına dönüştü... 1858'de Arazi Kanunu çıkıp tapu verilmeye başlanınca bunlar DEVLET'e ait olup ta köylünün işlediği hemen bütün toprakları kendi mülkiyetlerine geçirdiler... BATI'daki FEODALİTE'ye benzemese de yarıcı, murabacı tarzı topraksız bir köylü tabakası oluştu. Ağalık, beylik türedi... Aşar vergisini DEVLET adına toplayan bir EŞRAF sınıfı türedi. Bunlar zenginleştikçe köylü yoksullaştı.
Cumhuriyet'le birlikte bu karışık duruma Ermeniler ve Rumlar'ın terkettiği topraklar eklendi... Binlerce hektar toprak kapanın elinde kaldı... Ayrıca ormanlar, mer'alar yağmalandı... Menderes dönemi ile birlikte gecekondular ile şehirlerdeki hazine hatta tapulu araziler işgal edildi... "Mülkiyet hakkı kutsaldır" diyenler, oy uğruna ne DEVLET'in mülkünü, ne de şahıslarınkini korudular.
(26)- İktidarda olanlar kendilerine karşı ayaklananları asma hakkına sahiptirler!.. Ancak vatana ihanet edenlerin, kaatillerin de asılması aynı şekilde gereklidir... İsmet'in birini uygulayıp, diğerine karşı çıkması; çifte standart göstergesidir.
(27)- Bu kişinin daha sonra kendi başbakanlığında çıkardığı "kapıcılar yasası" da milletin başına dert olmuştur... Dağdan gelip külhanbeyi gibi davranan, hiç iş yapmayan, apartman sakinlerini taciz, hatta tehdit eden kapıcılar işten atılamaz hale gelmiştir... Hele 1977-80 döneminde yasadışı örgütler kapıcıları "devrim olduğunda, apartmanları siz idare edeceksiniz" diyerek teşkilatlandırmışlar, adeta ajan gibi kullanmışlardır... O dönemdeki pek çok suikastte saldırıya uğrayan kişinin oturduğu apartman kapıcısının mutlaka payı vardır... Ve tabii Ecevit'in de vebali!
(2 - Bu konuda duyduklarımız korkunç boyutlardadır... Bazı maden mühendislerinin, Maden Teknik Arama Enstitüsü'nde çalışırken tesbit ettikleri madenleri DEVLET'ten gizledikleri; sonra emekliye ayrılıp kendi adlarına ruhsat aldıkları, veya bu bilgileri yabancılara satıp onlarla ortak çalıştıklarını öğrendik... Ayrıca tahlillerin gerektiği gibi yapılmadığı, çoğu zaman başka maddeler ile karışık bulunan değerli elementlerin ziyan olup gittiği de bir gerçektir.
Bu konuda duyduğumuz bir rivayeti, uzmanların ilgilenmesi dileğiyle naklediyoruz: 1970'li yıllarda Bulgarlar'a Muğla civarındaki bir madenden kömür satılmaktadır...Bir ara makinalarda arıza olur. Kömür işletmesi, oradan çıkan kömür yerine Kütahya kömürlerinden göndermeyi teklif eder... Ancak Bulgarlar kabul etmezler. Bizimkilerin Kütahya kömürünün çok daha kaliteli olduğunu söylemeleri dahi onların fikrini değiştirmez. Bunun üzerine madenciler kuşkulanırlar ve Muğla yataklarından çıkan kömürü tahlil ettirirler... Kömür yatağının civarında Uranyum bulunduğu, Bulgarlar'ın aslında o kömürü Uranyum için satın aldıkları tesbit edilir!..
Doğru mu, bilemeyiz...Ancak 1993'de Kırgızistan'da Kanadalı Kumtor şirketinin 3500 metrelik dağlarda altın arama ruhsatı için bir başbakanı trafik kazasında(!) öldürttüğünü, gözünü altınla birlikte bulunan uranyuma diktiğini biliyoruz!..
Ayrıca yabancı şirketler tarafından açılıp petrol bulunduğunda kapatılan kuyular, işletilmeyen madenler de bu soygunun bir parçasıdır... 1996 yılında ERBAKAN, Balıkesir'deki SODA madenini işletmeye açarak ABD tekelini kırmaya kalkınca, başına gelmedik kalmadı. Batılılar şimdi de BOR ve TORYUM madenlerimizi ele geçirmeye çalışıyorlar!.. Çünkü geleceğin yakıtı HİDROJEN için BOR, temiz nükleer enerji için de TORYUM gerekli!
(29)- Biz hep söyleriz... EKONOMİ, SANAYİ, TARIM hep bir savaştır!.. Düşman daima sizin üretiminize, piyasa payınıza göz diker!.. Tıpkı ülkenizi işgal etmek istediği gibi, bunları da teslim almak; kendine tabi kılmak ister. Bu yüzden yapmıyacağı şey yoktur!.. Zararlı böcek, hastalık sokup pahalı ilaçlarını satmaya çalışır... Ürünün kalitesini düşürüp kendisininkinin değerini arttırmayı amaçlar.


devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:15

O yüzdendir ki, "tarım uzmanı" niteliğindeki kişileri birer ajan gibi kabul edip her hareketlerini takip etmek, tavsiye ettikleri hususları, "yardım" diye verdikleri malzemeleri laboratuvarlarda iyice tahlil edip denemeler yapmadan kullanmamak gerekir.
(30)- Tansu Çiller de böyle yükseldi, iktidara geldi... Yalnız o da Demirel'in hatasını yapmaya başladı.
Demirel'in sonunu getiren, seçim konuşmalarında "Avrupa'da ne varsa, bizde de olacak!" sloganıyla ortaya çıkmasıdır!..
Bu ifade, "Biz de Avrupa kadar uçkuru düşük, ırzı kırık, uyuşturucuya, alkole müptela olacağız... Filimlerde gördüğünüz ana-baba saygısı bilmez, büyük hatırı saymaz çocuklar bizde de olacak. Gençler vurup kıracak, yakıp yıkacak... Homoseksüeller Avrupa'da papaz oluyor, bizde de imam olacak... Fahişeler Meclis'e girecek" anl***** geliyordu!..
Gümrük Birliği'ni "ÖLÜ DİRİLTME İLACI" olarak gören, TÜRKİYE'nin kurtuluşunu sadece oraya bağlıyan Çiller de, bu başarısından(!) sonra, Demirel'in cümlesini kullandı... Vazgeçmediği için de kendini sonunu hazırlamış oldu, 1996'da oyu %12'lere düştü. Ancak RP ile koalisyon kurup MİLLİYETÇİ davranmaya başlayınca toparlandı.
(31)- Nasreddin Hoca'ya sormuşlar, "Eski ayları ne yaparlar?" diye... "Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar, Demiş!..
Bizde de başarısız başbakanları cumhurbaşkanı yapıyorlar!.. Böyle bir "terfi" mekanizası, sadece bizde var!..
Gözümüz kaldı sanılmasın... Hayır!.. Endişemiz şu ki, başarısız milletvekilleri için Bakan koltuğu icat etmek mümkün... Ama Cumhurbaşkanlığı makamı bir tane!.. Bu kadar başarısız parti lideri, başbakan için bir koltuk yetmez ki!.. Başka çare bulmak lazım.
Biz deriz ki, en iyisi hepsini ÇÖPE ATMAK!..
(32)- Bazıları Menderes'i, Özal'ı "evliya" ilan etmeye kalkmış, onlara "özel" kabirler yaptırmıştır.
Eminiz ki, hayırlısı ile Demirel de ahırete intikal edince, ona da bunu yapmaya kalkanlar çıkacaktır.
İşin enteresanı, bütün yaygaraya rağmen, TÜRK İNSANI Menderes'e de, Özal'a da düşkün değildir!.. Onların BATICI yönlerini hazmedememiştir. "Nallı Baba" türbesi bile onlarınkinden fazla ziyaret edilir.

Bilmiyenler için kısaca anlatalım: Adamın biri İstanbul'u taşının toprağının altın olduğunu duyup eşeğine binmiş, kalkıp gelmiş. Ama İstanbul'a varınca eşeği ölmüş... Adam bakmış ki, İstanbul'da "yatır, baba" bol; en karlı gelir kapılarından biri de türbe bekçiliği; eşeğini gömmüş... Üzerine bir "türbe" yapmış, "Nallı Baba" diye de bir levha koymuş... Kısa zamanda "Nallı Baba"dan medet umanlar sayesinde zengin olmuş!...
Latife bir yana, TÜRK İNSANI gerçekte sadece ATATÜRK'ü sever!.. Ona yapılmış olan türbeyi samimiyetle ziyaret eder... Tek şikayeti o mekanın bir gösteriş yeri haline gelmesi, rahatça bir FATİHA bile okuyamamasıdır.
(33)- İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ'ne ek olarak verdik, ama burada tekrarlıyalım: Kendini hızlı "******çü" sayan Ahmet Altan adlı kendini bilmez yazdığı makalede ATATÜRK'ün "dinsiz" olduğunu sözde ispata çalışıyor.
Bir de Mustafa Ekmekçi diye biri vardı. Yıllardır TÜRK İNSANI'na domuz yedirmeye çalışırdı... Domuz etinin faziletinden bahsederdi. Bilmezdi ki, Avrupa ve Amerika'da domuz eti ucuzdur, ama makbul değildir!..
TRT'de gösterilen "Jefersonlar" dizisinde(1993), bu kişinin komşuları tarafından ayıplanmamak için çok sevdiği domuz yahnisini gizli gizli pişirişini hikaye eden bir film de yayınlanmıştır.
Hal böyle iken hâlâ ısrar niye?.. Kendin yemek istiyorsan, piyasada var, al ye!.. Çok istiyorsan Gavuristan'a git, doya doya ye!.. Ama gizli ye ki, onlar seni ayıplamasın!
Aziz Nesin denen kişi de ilhamını kaybedip mizah yapamayınca, küfür etmeye, dine çatmaya, "Şeytan Ayetleri" ile uğraşmaya başladı...Yahu, senin dinsizliğinle imansızlığınla uğraşan var mı?.. Sen niye milletin inancı ile uğraşıyorsun?.. Yoksa siz "aydınlar"ın "laiklik" anlayışı böyle mi?..
Peki, bu adamların bu kadar şikayetçi oldukları, %99'u MÜSLÜMAN olan bir ülkede ne işleri var?.. Kendilerinin değişmesi bu kadar kolay iken, bir de ATATÜRK'ü alet edip 60 milyon insanı dinden imandan etmeye çalışmaları ne ile izah edilir?..
(34)- Bu kişilerin bir kısmı 1975'den itibaren Halk Evleri'ni ve CHP'yi ele geçirmiş, Sovyet sempatizanı solcu kisvesi altında Kürtçü-Alevi bölücülük yapmışlardır!..
Ecevit te 1977 yılında bu oyuna geldi. Adalet Partisi'nden bakanlık vererek transfer ettiği Şerafettin Elçi adındaki hain, Kürtçe imtihan yaparak Bayındırlık Bakanlığı'na eleman aldı!.. Gümrük Bakanı olan Mataracı mafyanın adamıydı, kaçakçılık yapan bir gemiyi bizzat giderek ekiplerden kurtardı!... Bu kişiler İDAM edilmeleri gerekirken hâlâ ortalıkta dolaşıyorlar.
1991 yılında İsmet Paşa'nın kendisinden de beceriksiz oğlu Erdal efendi, başında olduğu Sosyal Demokrat Halkçı Parti'yi Kürtçü DEP ile ittifaka soktu, güneydoğu illerinden 20 kadar Kürt militanın Meclis'e girmesine sebep oldu!..
İsmet'in çömezinin bağrına bastığı militanlar torunu, *** gerilla komutanı Sakıp Sakık'ın kardeşi, ve 12 Eylül öncesinde tehditle ve sadece 4000 oyla Diyarbakır Belediye Başkanı seçilmiş olan militan Mehdi Zana'nın karısı da vardı!..
Bunlar daha ilk gün Meclis'te yemin töreninde Kürt bayrağı açmağa kalktılar!.. Hemen der dest edilip hapse tıkılmaları gerekirken, 3 yıl lojmanlarda oturdular, MİLLET kesesinden 60 milyon aylıkla beslendiler!.. DEVLET harcırahı ile Avrupa'ya gidip "Kürt kongreleri"ne katıldılar. Azılı bir bölücü olan Kamer Genç SHP'den Meclis Başkan Vekili seçildi!. Bir önceki de eski DİSK ve Kürt militanı Fehmi Işıklar idi. Yani Demirel yurt dışına gitse, Cindoruk ta hasta olsa, bu herifler TÜRKİYE CUMHURİYETİ'ni temsil edecek mevkiye geldi!..
ATATÜRK'ün astığı vatan hainlerinin zihniyetini TBMM'ne taşıyan İsmet'in oğlu, "demokrasi" diye diye ülkeyi ikiye bölüyordu!..Cezasını gördü mü, dersiniz?.. Ne gezer!.. 50. hükümette Dışişleri Bakanı oldu!.. Kürtçü Mehmet Moğoltay, dönme Ercan Karakaş, eski Rus ajanı Aydın Güven Gürkan da birer koltuk kaptılar... Zaten parti başkanı Kürt asıllı Hikmet Çetin'di!..
Ne dersiniz?.. Biz TÜRKLER için "eşit haklar" isteme zamanı gelmedi mi?. Silahı kapıp, YENİDEN MİLLİ MÜCADELE için dağa çıkmaktan başka çaremiz kalmadı da!..
(35)- Aslında bu sahte "******çüler" ile ATATÜRK düşmanları arasında bile cibilliyet bakımından fazla fark kalmadı... SHP (CHP) Kürtçü, DEP, HEP, HADEP de Kürtçü!.. DYP, ANAP Batıcı, HADEP de BATICI...Bazı "dindar"geçinenler de BATICI ve Kürtçü!
Bunda şaşacak bir şey yok!.. Sahte "******çü", aslında ATATÜRK DÜŞMANI'dır!.. Sahte "dindar" aslında, DİN DÜŞMANI'dır!.. Kürtçü, bölücü de ATATÜRK DÜŞMANI'dır... Bu sebepten hepsi aynı noktada buluşurlar!...


----------------------

KAYNAKLAR:

- Atilla İlhan, Hangi ATATÜRK?
- İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'le Sohbetler
- İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga
- Kemal Tahir, Hür Şehrin İnsanları 1-2
- Kemal Tahir, Kelleci Mehmet
- Yakup K. Karaosmanoğlu, Politika'da 45 Yıl
- Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, Kutsal Barış 1-15
- Şevket Süreyya Aydemir, 2. Adam 1-3
- Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam
- Feridun Kandemir, Rauf Orbay
- Kamran İnan, HAYIR Diyebilen Türkiye, Timaş Yayınları
- 20. Yüzyıl Ansiklopedisi 4, Tercüman YayınlarİSMET PAŞA MUAMMASI - AÇIKLAMALAR
(1)- Bu kısımda daha önce verdiğimiz bazı bilgileri tekrarlamak durumunda kaldık... Sıkıcı olduysa özür dileriz... Ancak her BÖLÜM ayrı bir kitapçık gibi olduğu için, kendi içindeki bütünlüğü de sağlamak zorunda idik….. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu değerlendirmeler de büyük ölçüde Rıza Nur, Yakup Kadri, Şevket Süreyya, Fethi Okyar, Rauf Orbay, Kılıç Ali, İsmet Bozdağ ve Kemal Tahir'in eserlerinden alınmıştır.
İsmet Paşa'nın "Abdurrahman Çelebi" olması meselesine gelince, biz demiyoruz, onu "2. Adam" diye göklere çıkartan Şevket Süreyya diyor:
" MİLLİ MÜCADELE'den SULH DEVRİ'ne geçen ve MECLİS'te yer alan sivil kadro içinde de "lider" ve "önder" vasfı gösteren şahsiyetler belirmedi... Böyle olunca da İsmet Paşa, TEK ADAM'ın hemen bütün hayatı boyunca yanında ve siyaset alanında bir 2. Adam olarak kaldı." (İkinci Adam Cilt 1, sf.281)
(2)- "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz" cümlesini taşıyan telgrafı, aslında Hamdullah Suphi Tanrıöver yazmış, MUSTAFA KEMAL okumadan çektirmiştir.
(3)- Şevket Süreyya Mudanya görüşmelerine katılan General Harrington'dan şu satırları nakleder:

" Halledilmesi gereken 6 nokta bulunuyordu. İkisini hallettik, ikisini de konferansın umumi heyetinde görüşmeye başladık... Geri kalan ikisi ise Boğazlar ile jandarma adedinin tesbiti konularıydı...Daha önceki konuşmalarımda İsmet, Çanakkale konusundaki fikirlerini kabul etmemi istemişti... Bunu kat'iyetle reddetmiştim. Ne vakit ki, daha fazla bir şey elde edemiyeceğini anladı :
-"J'accepte! (kabul ediyorum!)"diye bağırdı...Jandarma miktarı hususunda da daha fazla zorluklar bekliyordum. 10.000 rakamını kabul edeceğini söyledi, 8.000 üzerinde mutabık kaldık... O da, ben de ferahladık!.."
Görüldüğü gibi İsmet, öyle "müthiş" bir "müzakereci" filan değil, teslimiyetçidir!... Kurtarabileceğinden çok daha azını elde edip, İngiliz generali "ferahlat"mıştır!.. Aynı tutumu Lozan'da da sürdü.
KAMRAN İNAN nefis eseri HAYIR DİYEBİLEN TÜRKİYE'de TÜRK DIŞIŞLERİ'nin yabancılara hep EVET demeyi politika olarak benimsediğini, bu yüzden çok kaybımızın olduğunu belirtir...İşte CUMHURİYET DÖNEMİ DIŞ SİYASETİ'ndeki bu YES-MAN (EVET EFENDİMCİLİK) tavrı İSMET'in MUDANYA'daki J'ACCEPTE demesiyle başlamıştır... ATATÜRK bir ölçüde frenliyebildi. Ama onun ölümünden sonra dejenere DIŞİŞLERİ kadrosu İSTİSNASIZ her BATI isteğine EVET çekti!..
(4)- İsmet'in Lozan'daki marifetlerini LOZAN BARIŞI yazımızda uzun uzun ele aldığımız için burada tekrarlamıyoruz... İbretle okunması gerekir.
(5)- Herhalde ATATÜRK'ün kastettiği asıl "arıza" İsmet'in Meclis'te yarattığı bu alerji idi.
(6)- Yani İsmet Paşa Rauf Bey'le olduğu gibi Fethi Bey'le de geçinememişti!.. İsmet'in evhamı gibi, huysuzluğu da meşhurdur.
(7)- Hele İsmet Paşa'yı başvekil yapmak hiç mümkün olmazdı... Ona bütün Meclis karşı idi. İsmet Paşa başbakan olduğu zaman dövizin ne olduğunu bilmiyordu!..

(8- Görüldüğü gibi muhalefet; paşalardan Meclis'e, Meclis'ten basına ve halka yayılmıştır... Ancak bu muhalefet ATATÜRK'e değil; hep İsmet Paşa'ya karşıdır... Onun "milli şef" olmasından sonra da bütün halk karşısına geçecek, İsmet de ülkeyi demir yumrukla yönetmeye kalkacaktır.
(9)- Tarih nasıl da tekerrür ediyor!.. Şeyh Sait isyanından telaşlanan İsmet'in oğlu Erdal Efendi'nin SHP-DEP ittifakıyla Meclis'e soktuğu Kürtçü milletvekilleri, evlerinde terörist saklıyorlar, sahte sağlık karneleri ile yaralı militan tedavi ettiriyorlar, DEVLET'in aldığı tedbirleri kuryeler aracılığı ile ***'ya bildiriyorlardı!...(1993) Çoğu, parasını DEVLET'in ödediği telefonlarla, bölücü hainler ile uzun görüşmeler yapıyordu.
Bu şeytan ruhlu ailede şeytan tüyü var!.. Bütün bu ihanetin müsebbibi Erdal Efendi, 50. hükümette "Dışişleri Bakanlığı"na layık görüldü!.. Ne diyelim!..
(10)- Biz daha evvel söyledik: Bu tip isyanların hep "İsmet Paşa'nın iktidarda olmadığı" dönemlerde çıkması, ve o iktidara gelince "ayaklanma" olmaması, bizi hep pirelendirmiştir. Konunun gerçekten incelenmesi gerekir.


devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:16


(11)- Bu terör meselesini de biz uydurmuyoruz... Falih Rıfkı Atay diyor ki:
- " Nüfuzu o kadar büyüktü ki, bugün kendisinden laübalice bahsedenlerin, İsmet Paşa sofraya gelince, ağızlarını bile açamadıkları sayısız akşamları hatırlıyarak içimden gülüyorum."
Bu tavır sık gördüğümüz bir davranışı hatırlatır... Patron karşısında el pençe divan duran şefler müdürler; gariban memurlar karşısında kral kesilir. "Patron gitsin, ben sana yapacağımı bilirim," diye oturduğu yerden gözdağı verir.
(12)- Buna benzer bir durum 1991 IRAK-AMERİKA savaşında görülmüştür... Saldırıya uğrayan İSRAİL'i savaş dışı tutup ARAPLAR'ın tepkisini önleyen AMERİKA, İSRAİL'e bu fedakarlığı karşılığında 15 milyar dolar vermeyi kabul etti... TÜRKİYE, İsrail'in 30 katı büyük bir ülke olmasına rağmen bu yardımı 30 yılda alamıyor!..Aldığının çoğu da HİBE değil, KREDİ!..
(13)- Gayrımilli Şef burada kendini şöyle savunur:
- " Biz bu harbi İngiltere, Fransa, Rusya ile aynı safta karşılamak istedik... Ama Rus-Alman beraberliği, müttefiklere ve TÜRKİYE'ye karşı en şiddetli ithamlarla patlak verdi... Yani harpte beraber olacağımız cephe, ikiye ayrılmış oldu."
İyi ya!.. Almanya, İtalya ile ittifaka girmiş... Sana da "Bana cephe alma yeter. Sırf bunun için sana EGE ADALARI'nı vereyim!" demiş... Rusya, BATI ile taahhüde girmenden rahatsız olmuş...Senin yapacağın, onların nasırına basar gibi SAVAŞ İTTİFAKI imzalamak mı?..
Bizce o dönemde hem Almanya, hem de Rusya ile "saldırmazlık" anlaşması imzalanması, İngiltere ve Fransa'ya da verilen taahhütlerin hafifletilmesi gerekirdi... Halbuki, İsmet ne yapmıştır?.. General Weyland'ın eline harbe girecekmiş gibi bir "ihtiyaç listesi" vermiştir... Bu liste hiç bir şekilde karşılanmadı. Zaten karşılansa, ve TÜRKİYE harbe girseydi; halimiz 1. Dünya Harbi'nden beter olurdu!
Hoş, burada Sovyetler'in "Boğazlar'ı birlikte savunmak" gibi bir talebi vardı ama, BATI ile imzaladığımız anlaşma da, "Eğer İngiltere ve Fransa; Yunanistan ve Romanya'ya verdikleri garantiler yüzünden harbe girerse, TÜRKİYE'nin de onlarla çarpışacağı" hükmünü taşıyordu!.. Yani, yağmurdan kaçarken, tam anlamıyla doluya tutulmuştuk!
Üstelik Molotof bizi, "TÜRKİYE, bir gün bu hareketine esef etmiyecek mi?" diyerek tehdit etmişti... Çünkü anlaşma her ne kadar "Sovyetler'e karşı TÜRKİYE'nin cephe almıyacağını" belirtiyor ise de, Sovyetler TÜRKİYE'ye saldırdığı takdirde hiç bir garanti vermiyordu!..
Nitekim savaş bitip te Sovyetler TÜRKİYE'den toprak isteyince, BATILILAR hiç tepki göstermediler... TÜRKİYE'yi yalnız bıraktılar.
Kaldı ki, Sovyetler Romanya meselesini kendi işleri sayıyorlardı... Bu yüzden bir savaş çıkarsa, TÜRKİYE kendini savaşın ortasında bulacaktı!
BATILILAR, Üçlü İttifak'a dayanarak bizden pek çok taleplerde bulundular... İşte ikisi:
- İngiliz harp gemilerinin Boğazlar'dan geçerek, İngiliz uçaklarının TÜRKİYE'den havalanarak Almanlar'a saldırması, (Mayıs 1942)
- İngiliz uçaklarının TÜRKİYE'den havalanarak Bakü petrol kuyularını, Batum rafinelerini bombalaması (1942)
Eğer bunlardan bir teki bile uygulansaydı, felaket olurdu!.. TÜRKİYE hiçbir menfaati olmadığı halde, istikbalini BATI'ya işte böyle bağladı!.. O günden beri de kurtaramadı.
Burada yine tekrarlıyalım ki, TÜRKİYE'nin RUSYA ile arasının iyi veya kötü olması önemli değildir!... ÖNEMLİ olan RUSYA'nın BATI ile arasının BOZUK olmasıdır. Bu, STRATEJİK KURAL'dır!.. Ancak o zaman iki taraf ta TÜRKİYE için KESENİN AĞZINI AÇARLAR!..
ÜÇLÜ İTTİFAK bizi korumadığı gibi, EGE ve AKDENİZ'de güvenliğimizi dahi sağlıyamamış, deniz ticaretimiz Almanlar tarafından engellenmiş, Saldıray adlı denizaltımız ise İngilizler tarafından "alman" sanılarak vurulmuştur.
(14)- Öte yandan BATILILAR, TÜRKİYE'nin gerçekten ihtiyacı olan malzemeleri karşılamak konusunda mırın kırın ediyorlardı... Hem bizi savaşa sokacaklar; İstanbul, İzmir, Adana, Ankara ilk günden bombalanacak; hem de bu beyler onlar için girdiğimiz bu savaşın masrafını üstlenmiyecekler!.. İşte BATI açıkgözlülüğü!.. Hoş, biz bu dolmayı Körfez Savaşı'nda da yuttuk!. 10 yılda 150 milyar dolar zarara girdik.
(15)- Savaş sırasında bir Milli Korunma kanun çıkartılmış, bu kanun İsmet döneminde tam 8 kere tadil edilmiştir... Ancak İsmet meseleleri bir bütün olarak düşünemediği için istenilen sonucu vermemiş, uygulanamamış, suistimalleri önliyememiştir... Şevket Süreyya fotoğraf kağıdını rafta bulundurmadığı için tanınmış bir tacirin uzun süre hapsedildiğini; öte yandan binlerce sahte ekmek karnesi basan kişinin "bu karneler sahte sayılmaz, şu köşesi aslına benzemiyor" bahanesiyle serbest bırakıldığını yazar... Halbuki, o dönemde İstikal Mahkemeleri gerekir; bütün kaçakçı, sahtekar, vatan hainlerinin şiddetle cezalandırılması icab ederdi.
(16)- Bu sözler "türkçe"leştirilmiş EZAN'ın değiştirilmiş halidir... "türkçe" EZAN da bizce büyük bir hata idi... Menderes'in tekrar Arapça ezana dönmesi çok yerinde olmuştur... Hele 1950'den sonra dükkanların adları yabancılaşırken, şarkıcılar bilmedikleri dillerde İtalyanca, İspanyolca, şarkılar söylerken ve milletin bundan zevk aldığı iddia edilirken; bütün MÜSLÜMANLAR'ın ortak çağrısı olan Ezan'ın "millileştirilmiş" olduğunu savunanlar, komik durumu düşmüşlerdi!...
Yapılması gereken Ezan'ı Türkçeleştirmek değil; sadece 6 cümleden oluşan, ve İSLAM'ın temel ifadelerini ihtiva eden bu çağrının anlamını okullarda öğretmekti!..
(17)- Burada yanlış propogandası yapılan bir hususu dile getirip, İsmet'i temize çıkartmak istiyoruz.
Yurdumuzdaki gayrımüslimler "varlık vergisi"nin sadece kendilerinden alındığı ve ayırım yapıldığını iddia ederler!.. Hatta bunu tarih bilmez yapımcıların marifeti ile televizyona çıkıp bir kaç kere belirtmişler, kimse de cevap verememiştir.
Halbuki varlık vergisi, durumu iyi sayılan herkesten alınacak idi... Görüldüğü gibi fahişeler bile bundan ari tutulmamıştır... Eğer bir ayırım yapılmış ise, o da yine Kemal Tahir'in ifadesinde görüldüğü gibi, zenginlerin, bilhassa gayrımüslimlerin kayırılması şeklinde olmuştur... Şevket Süreyya şöyle bir tablo verir:
Adı......................... Borcu ................... Ödediği
Hamparsun Erkman... 400.000 ....5.000 TL.
Arşak Çuhacıyan....... 400.000 ........ 800
Samoel Varon.......... 240.000 ......... 8.100
Yorgi Beyko............. 200.000 .......... 100
Gad Granko ............ 375.000 ..... 1.000
Artin Topaloğlu ......... 210.000 ...... 600
Paskalidis................ 450.000 ............ ---
Kostantin Kürkçüoğlu.... 200.000 ..... 200


Bir fahişeden bile 6 aylık memur maaşı kadar (500TL) vergi alınırken, zengin gayrımüslimler yukarda gösterilen kadarını vermişlerdi!... Varlık Vergisi'nin yükü de TÜRK'e binmiştir. Biz olsaydık, İsmail Ağa'nın pavyona yatırdığı 40.000 lirayı, öte yandan gayrımüslimlerin borcunun iki katını alırdık!.. Çünkü onlar bu ülke için hiç kanlarını dökmediler. Bari altınlarını döksünler!..
(18- İsmet sadece korkak değil, aynı zamanda müteredditti... Harbin başlangıcında İngiltere-Fransa safında yer almış, Almanlar Fransa'ya girince fırt diye Almancı olmuş, ta 1943 başına kadar da Almanya'nın kazanacağından emin olarak bu tutumunu sürdürmüştür... Bu saplantısı tıpkı Alataş Mağlubiyeti'nde Yunan'ın İnönü'den saldıracağı saplantısına benzer!.. Bu yüzden Stalin'i bize düşman etmiştir...
İsmet'in gereksiz zamanlarda arslan kesilip TÜRKİYE'yi harbe sokmayı düşündüğü de olmuştur. Mesela Kasım 1943'de Tarih Kongresi üyelerini kabul ettiğinde:
"Gün pek yaklaşmıştır. Siz öğretmensiniz... Milleti bu zarurete alıştırmalısınız. TÜRKİYE bu harbe katılacaktır." demiştir!
Bilindiği gibi, 1. ve 2. Dünya Harpleri emperyalist ülkelerin dünyayı kendi aralarında pay edememelerinden çıkmıştır. 2. Dünya Harbi'nde Almanya-Sovyetler-Japonya ittifakı en saf insanları bile şaşırtacak bir özellik taşır... Biri faşist, biri komünist, biri kapıtalist üç ülke. Biri katolik, biri ortodoks, biri budist üç millet!.. Üç benzemez!.. Onları bir araya getiren sebep, İngiltere-Fransa-Amerika'nın sömürgecilik ile dünyanın üçte ikisini ellerinde tutmaları ve başkalarına pay vermeye yanaşmamaları idi... Bu üç ülke genelde protestandı. Beyaz deyince akla bunlar gelirdi.
Bir kere daha belirtelim ki, bizim yerimiz ne ilk ittifak, ne de ikincisi!..Biz bunların hangisinin safında savaşırsak savaşalım, "gurka"lardan,"zenci"lerden farkımız olmaz. Çünkü sadece onlar için ölmüş oluruz... Bizi aralarına almazlar, pay vermezler.
Kaldı ki, TÜRKİYE ne emperyalisttir, ne kapitalist!.. Ne katoliktir, ne budist!.. Onun "batılılaşmak" hevesi, Kemal Tahir'in çok doğru teşhis ettiği gibi, "ben de senin gibi sömürgeci, kan içici olmak istiyorum, pay almak istiyorum" anl***** gelir... Vermezler!
Kaldı ki, biz o tıynette değiliz, beceremeyiz!.. Bizim yerimiz ATATÜRK'ün dediği gibi MAZLUM MİLLETLER'in safı!.. TÜRKLER'in yanı, MÜSLÜMANLAR'ın önderliği!.. Buna da izin vermezler, rahat komazlar ama, başka çare yok!.."Gurka"lıktan iyidir!
TÜRKİYE bu emperyalistleri birbiriyle tokuştura tokuştura, bu yamyamların birbirini yemesini sağlıyarak ayakta kalabilir... Yoksa onlara insan eti servisi yaparak değil!..
İşte biz "TÜRK CUMHURİYETLERİ'ne BATI ile birlikte girme" teşebbüsünü bu yüzden "garsonluk" olarak görüyoruz... Çok tehlikeli buluyoruz!..
(19)- İsmet'ten sonra bu konuda azgınlaşan, Turgut Özal'dır!.. O da Araplar'ın parasına tamah ederek toprak satışına ruhsat vermiş, ve Suriyeliler'in GAP bölgesinde toprak almasına sebep olmuştur... Bu arada Avrupalı düşmanlarımızın müstesna bölgelerimizden, tabii kaynaklarımızın yoğun olduğu yerlerden ne kadar toprak aldığı meçhuldür.
Biz bu toprak ve tesis satışı üzerinde çok hassasız!... Artık kaybedecek bir karış toprağımız, bir tek tuğlamız yok!.. Yabancılara satılan her bina, her arazi ülkemizden bir parçasının düşman eline geçmesi demektir.
Dünya bu tür ülkeler ile doludur... Haiti, Hawai, Pasifik Adaları yerli halkın değil, artık Amerikalılar'ın, Fransızlar'ın, Japonlar'ın ülkesidir!.. Esas sahipleri orada sadece uşaklık ve turistlere soytarılık yaparak karınlarını doyurabilirler.
Biz buna layık değiliz!.. İnsanımız her ne kadar Özal sayesinde paraya tapmaya başladı ise de; artık gerçek benliğimize dönmenin, haysiyetli İNSAN olmanın zamanı gelmiştir.
Açıkçası biz toprağını satmakla, karısını satmak arasında fark görmeyiz!.. Böylelerine de "pezevenk" nazarıyla bakarız!..
Eski TÜRKLER, "AT, AVRAT, PUSAT! DERLERMİŞ!.. BİZ "AVRAT, TOPRAK, UÇAK!" DİYORUZ!.. Bu üçüne sahip çıkmadan artık dünyada şerefli yaşamak mümkün değil!
(20)- Yanlış anlaşılmasın!... KARAYOLLARI'nın elbette gelişmesi gerekiyordu... Ama bunun için DEMİRYOLLARI'nın feda edilmesi gerekmezdi!.. O dönemdeki bağımlılıktan hala kurtulmuş değiliz. Hala yakıt ihtiyacımızı karşılayacak seviyeye ulaşmış değiliz... Otomobil, kamyon fabrikalarımız var ama, onlar dahi dışa bağımlı. Lisansla çalışıyor.
Halbuki ATATÜRK'ün başlattığı DEMİRYOLU hamlesi ile bu sektör dışa bağımlılıktan kurtulmuş, kendi vagon hatta lokomotifini imal edecek seviyeye gelmişti.
Eğer İsmet Paşa'nın gizli taahhüdü olmasaydı, biz çoktan "HIZLI TREN" sistemine geçmiştik... Demirel'in 1995'de bu konudan bahsedebilmesinin sebebi, İsmet Paşa'nın tahhüdünün 1997'de son ermesi, ancak o tarihten sonra böyle bir şeye kalkışabileceğimizdir. Hâlâ da bu konuda gerçek bir atılım yapılmadı!.
(21)- İsmet gerçek bir laik-din dışı kişidir!.. Onun bu yönünü gizlemek isteyen kızı Özden Toker, müze yaptıkları Pembe Köşkü ziyaretçilere gezdirirken, bir odayı "İsmet Paşa'nın ibadet odası" diye göstermektedir!...
TÜRKİYE'de müslüman hiç bir insanın özel "ibadet odası" yoktur!... Çünkü İSLAM'da kişiler için özel ibadet mekânlarına gerek yoktur!.. Camiler, mescitler fert için değil, CEMAAT içindir... Öyleyse, bu oda da neyin nesi?..
Biz söyliyelim: Bu oda İsmet Paşa'nın İslami ibadet mekânı değil, özel "mason ritueli" yaptığı odasıdır!..Ancak İsmet'in masonluğu pek bilinmez... Kendisi yabancılar tarafından "tekris" edilmiştir de ondan!
(22)- Bu konuyu TÜRK DİLİ İNKILABI bahsinde ve DİL Eki'nde uzun uzun anlattık... Fazla detayına girmiyeceğiz.
(23)- Bu açılma 1950'lerden sonra artar, 1970'lerden sonra ise çılgınlık halini alır!.. İstanbul'da oturup "köy" romanı yazanlar türer... Bazı aydınlar hem İstanbul'un "köy"leşmesinden şikayet eder, hem de gecekondulara arka çıkarlar... Teröristler hakkında "Darağacında Üç Fidan" diye destan yazanlar bile çıkar!..
Biz ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ için destan yazan MEHMET AKİF'i hatırladıkça, teröristlerin vurduğu askerlerimizi unutup hainlere ağıt düzenleri gerçekten şaşkın buluyor ve acıyoruz!..
(24)- Bu yozlaşma da 1960'lardan sonra hızlanır... Şair, yazar, besteci, şarkıcı, ressam, heykeltraş sayısında inanılmaz bir artış olurken; eserlerin seviyesi ve kalitesinde de korkunç bir düşüş yaşanır... Bunlardan bazıları zıpırlaşır. Aziz Nesin gibi kendi insanına "geri zekalı, aptal" diyen mi istersiniz, Nobel Ödülü alabilmek için yurt dışına çıkıp TÜRKİYE'yi jurnalliyen Yaşar Kemal gibilerini mi?.. Bazısı da YOL, 40 M. KARE ALMANYA, İSTANBUL KANATLARIMIN ALTINDA, HAMAM, HAREM gibi TÜRKİYE'yi kötülemekle görevli film siparişleri alır dışardan... Mükafatları da "uluslararası ödül"dür.
Velhasıl İsmet Paşa'nın "******çü" politikası sayesinde aydın kesim, bir demir heykelcik veya üç kuruşluk menfaat için ülkeyi satacak kadar tiynetsizleşmiştir!
(25)- Hep söylediğimiz gibi, bir DEVLET'in temelini TOPRAK sistemi teşkil eder. OSMANLI DEVLETİ'ni 624 yıl yaşatan TİMAR sistemi idi. SELÇUKLU'da da olan bu sistemi FATİH SULTAN MEHMET perçinlemişti.
OSMANLI TOPRAK meselesini nasıl çözmüştü?.. TOPRAK Padişah'ın yani Devlet'in Rakabesi, Velayet-i Amme'si, yani MİLLET adına mülkiyet murakebesi altında idi... Çok sıkı kaidelere göre düzenlenmiş esaslar dahilinde geçici olarak şahıslara tahsis edilirdi... TİMAR, ZEAMET, HAS adı altında toplanmıştı. Sipahilere, kılıç erlerine, ordu mensuplarına, Ocak gazilerine, veya onların çocuklarına, paşalara, beylerbeyine, vezirlere, şehzadelere DİRLİK olarak tahsis edilirdi. Yahut ta padişahın mülkiyetinde bırakılırdı.
devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:17

OSMANLI'nın sistemini tam olarak yerleştiremediği Doğu ve Güneydoğu Anadolu, bazı Arap sancakları, Rumeli'de Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan gibi yerlerde eskiden olduğu gibi feodal sistem veya toprak mülkiyeti sürdü... Bu bölgelerde mülkün vergisi, oranın hakim veya beyinden tahsis edilirdi.
TİMAR sisteminin uygulandığı bölgelerde ise, toprak bir çift öküzün işliyebileceği arazi olarak hesap edilir, ÇİFT adıyla köylüye tahsis edilirdi... DEVLET'in malı olan toprak babadan oğula geçen bir sistemle köylüler tarafından işlenir, topraksız köylü görülmezdi.
Üç yıl işlenmiyen veya kaidelere uymayan çiftçilerin toprağı bedelsiz olarak alınır, başkalarına tahsis edilirdi... Toprağı DEVLET n***** murakebe eden SİPAHİLER veya BEYLER, VEZİRLER daima değişirdi. Ancak ÇİFTÇİ kuralları çiğnemedikçe değişmezdi... Bu suretle hem topraksız köylü yoktu, hemde Avrupa'daki gibi bir feodalite, asil sınıf oluşmamıştı... Toprağı işliyenler ile işletenler arasında pek ihtilaf çıkmazdı. Kadılar anlaşmazlıkları kolaylıkla çözebilirlerdi. (Bak Kanunname-i Al-i Osman, 1602, çeviren Hadiye Tuncer, 1962, Tarım Bakanlığı yayınları, Osmanlı İmparatorluğu'nda Toprak Hukuku, 1962)
Aslında İKTA tabir edilen bu sistemin kurucusu 2. Halife Hz. ÖMER'dir... Ondan SELÇUKLULAR'a geçmiştir. OSMANLI'lar ilk başta fethedilen toprakların beşte birini padişaha ayırıyor, kalanı da gaziler arasında pay ediyordu... Böylece bir süre sonra beyler padişahtan ve dolayısiyle devletten zengin olmuşlardı. Yıldırım'ın Timur'a esir düşmesi üzerine oğullarından Musa Çelebi, Şeyh Bedreddin'in telkini ile beylerin toprağına el koymak istedi... Bunun üzerine beyler Mehmed Çelebi'yi desteklediler. O padişah oldu. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet konuya el attı. Başta Çandarlı Halil Paşa olmak üzere bazı beyleri idam pahasına, topraklarını devletleştirdi... Ancak iktidarı güvenle sürdürebilmek için de yerli beylere değil, devşirme beylere dayanmak durumunda kaldı... Bir süre sonra yerliye dönmek gerekirdi, ama olmadı...
İmparatorluktaki 32 eyaletten 23'ü HAS, 9'u SALYANE idi... Yani 23'ü devletleştirilmiş, 9'u da özel mülkiyetin olduğu, yıllık vergiye tabi idi...(Eflak, Boğdan, Bosna-Hersek, Yemen, Habeşistan, Tunus gibi) HASLAR; CEBELÜ, ZEAMET, TİMAR diye bölünürdü.
Bu sistemin bir tamamlayıcısı da VAKIF TOPRAKLARI idi... (Bak Ahkam-ül Evkaf, Ömer Efendi) SELÇUKLULAR'dan beri varolan bu sistem gene DEVLET'e bağlı idi.
Ancak o "muhteşem" diye yutturulan Kanunsuz Süleyman, damadı Rüstem Paşa başta olmak üzere bazı kişilere toprak bağışladı!.. Sipahi ve TİMAR sistemi onun döneminde bozulmaya başladı. Elinde toprak bulunanlar bunu ailelerine devredebilmek için, VAKIF sistemini de dejenere ettiler... Ancak o dönemde DEVLET güçlü olduğundan bu bozulma hemen fark edilmedi.



1729'da ZEAMET usülü kaldırıldı... Zeamet kaldırılınca DEVLET'in toprakları sahipsiz kaldığı için, kapanın elinde kaldı... Yaygınlaşan İLTİZAM usülü sorunu çözmedi. Mütegallibeler, toprak ağaları peydah oldu. Bazıları kendileri asker toplayıp DEVLET'e kafa tutmaya başladılar... Rumeli'de Pazvantoğlu, Çorum'da Çapanoğlu bunların en azılıları idi. Bilhassa mülkiyetin baştan beri varolduğu Doğu'da ağalar beyler yeni topraklara da el koyup bunları tescil ettirmenin yollarını aradılar.
1826'da YENİÇERİ OCAĞI kaldırıldı... YENİÇERİ OCAĞI'nın kaldırılmasından sonra yeni ordu hemen devreye giremediğinden ülkelerde büyük karışıklıklar yaşandı... Hatta Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu çıkan ihtilaf üzerine Konya'ya kadar dayandı.
TANZİMAT işin tuzu biberi oldu... 1839'da eski toprak kanunları kaldırıldı... 1858'de serbest çiftçiliği getiren, alım satıma izin veren ARAZİ kanunu yürürlüğe girdi... Böylece TOPRAK'ta ŞAHSİ MÜLKİYET ve TAPU uygulaması başladı... Arazi beşe bölündü:



1- Arazi-i Memlüke: mülkiyete geçirilebilen topraklar
2- Arazi-i Mevkufe: vakıf toprakları
3- Arazi-i Emiriye: Hazine'ye ait topraklar
4- Arazi-i Metruke: müşterek köy arazisi, yol, çarşı, pazar yerleri
5- Arazi-i Mevat: ölü, işlenmiyen topraklar
Aynı şekilde vergilerin 1. Süleyman'dan beri mültezimler, ayan tarafından toplanması usülüne de son verildi... Vergi memuru da maaşlı oldu. Aşar vergisi bütün ülkede onda bir olarak tesbit edildi. (1840)
"Yenilikçi" diye yutturulan 2. MAHMUD, YENİÇERİLER'i topa tutunca, ve hemen arkasından TANZİMAT rejimi gelince, çözülme başladı... Ayan takımı başıboş kaldı. Toprak ağasına dönüştü... 1858'de Arazi Kanunu çıkıp tapu verilmeye başlanınca bunlar DEVLET'e ait olup ta köylünün işlediği hemen bütün toprakları kendi mülkiyetlerine geçirdiler... BATI'daki FEODALİTE'ye benzemese de yarıcı, murabacı tarzı topraksız bir köylü tabakası oluştu. Ağalık, beylik türedi... Aşar vergisini DEVLET adına toplayan bir EŞRAF sınıfı türedi. Bunlar zenginleştikçe köylü yoksullaştı.
Cumhuriyet'le birlikte bu karışık duruma Ermeniler ve Rumlar'ın terkettiği topraklar eklendi... Binlerce hektar toprak kapanın elinde kaldı... Ayrıca ormanlar, mer'alar yağmalandı... Menderes dönemi ile birlikte gecekondular ile şehirlerdeki hazine hatta tapulu araziler işgal edildi... "Mülkiyet hakkı kutsaldır" diyenler, oy uğruna ne DEVLET'in mülkünü, ne de şahıslarınkini korudular.
(26)- İktidarda olanlar kendilerine karşı ayaklananları asma hakkına sahiptirler!.. Ancak vatana ihanet edenlerin, kaatillerin de asılması aynı şekilde gereklidir... İsmet'in birini uygulayıp, diğerine karşı çıkması; çifte standart göstergesidir.
(27)- Bu kişinin daha sonra kendi başbakanlığında çıkardığı "kapıcılar yasası" da milletin başına dert olmuştur... Dağdan gelip külhanbeyi gibi davranan, hiç iş yapmayan, apartman sakinlerini taciz, hatta tehdit eden kapıcılar işten atılamaz hale gelmiştir... Hele 1977-80 döneminde yasadışı örgütler kapıcıları "devrim olduğunda, apartmanları siz idare edeceksiniz" diyerek teşkilatlandırmışlar, adeta ajan gibi kullanmışlardır... O dönemdeki pek çok suikastte saldırıya uğrayan kişinin oturduğu apartman kapıcısının mutlaka payı vardır... Ve tabii Ecevit'in de vebali!
(28- Bu konuda duyduklarımız korkunç boyutlardadır... Bazı maden mühendislerinin, Maden Teknik Arama Enstitüsü'nde çalışırken tesbit ettikleri madenleri DEVLET'ten gizledikleri; sonra emekliye ayrılıp kendi adlarına ruhsat aldıkları, veya bu bilgileri yabancılara satıp onlarla ortak çalıştıklarını öğrendik... Ayrıca tahlillerin gerektiği gibi yapılmadığı, çoğu zaman başka maddeler ile karışık bulunan değerli elementlerin ziyan olup gittiği de bir gerçektir.



Bu konuda duyduğumuz bir rivayeti, uzmanların ilgilenmesi dileğiyle naklediyoruz: 1970'li yıllarda Bulgarlar'a Muğla civarındaki bir madenden kömür satılmaktadır...Bir ara makinalarda arıza olur. Kömür işletmesi, oradan çıkan kömür yerine Kütahya kömürlerinden göndermeyi teklif eder... Ancak Bulgarlar kabul etmezler. Bizimkilerin Kütahya kömürünün çok daha kaliteli olduğunu söylemeleri dahi onların fikrini değiştirmez. Bunun üzerine madenciler kuşkulanırlar ve Muğla yataklarından çıkan kömürü tahlil ettirirler... Kömür yatağının civarında Uranyum bulunduğu, Bulgarlar'ın aslında o kömürü Uranyum için satın aldıkları tesbit edilir!..
Doğru mu, bilemeyiz...Ancak 1993'de Kırgızistan'da Kanadalı Kumtor şirketinin 3500 metrelik dağlarda altın arama ruhsatı için bir başbakanı trafik kazasında(!) öldürttüğünü, gözünü altınla birlikte bulunan uranyuma diktiğini biliyoruz!..
Ayrıca yabancı şirketler tarafından açılıp petrol bulunduğunda kapatılan kuyular, işletilmeyen madenler de bu soygunun bir parçasıdır... 1996 yılında ERBAKAN, Balıkesir'deki SODA madenini işletmeye açarak ABD tekelini kırmaya kalkınca, başına gelmedik kalmadı. Batılılar şimdi de BOR ve TORYUM madenlerimizi ele geçirmeye çalışıyorlar!.. Çünkü geleceğin yakıtı HİDROJEN için BOR, temiz nükleer enerji için de TORYUM gerekli!


(29)- Biz hep söyleriz... EKONOMİ, SANAYİ, TARIM hep bir savaştır!.. Düşman daima sizin üretiminize, piyasa payınıza göz diker!.. Tıpkı ülkenizi işgal etmek istediği gibi, bunları da teslim almak; kendine tabi kılmak ister. Bu yüzden yapmıyacağı şey yoktur!.. Zararlı böcek, hastalık sokup pahalı ilaçlarını satmaya çalışır... Ürünün kalitesini düşürüp kendisininkinin değerini arttırmayı amaçlar.
O yüzdendir ki, "tarım uzmanı" niteliğindeki kişileri birer ajan gibi kabul edip her hareketlerini takip etmek, tavsiye ettikleri hususları, "yardım" diye verdikleri malzemeleri laboratuvarlarda iyice tahlil edip denemeler yapmadan kullanmamak gerekir.
(30)- Tansu Çiller de böyle yükseldi, iktidara geldi... Yalnız o da Demirel'in hatasını yapmaya başladı.
Demirel'in sonunu getiren, seçim konuşmalarında "Avrupa'da ne varsa, bizde de olacak!" sloganıyla ortaya çıkmasıdır!..
Bu ifade, "Biz de Avrupa kadar uçkuru düşük, ırzı kırık, uyuşturucuya, alkole müptela olacağız... Filimlerde gördüğünüz ana-baba saygısı bilmez, büyük hatırı saymaz çocuklar bizde de olacak. Gençler vurup kıracak, yakıp yıkacak... Homoseksüeller Avrupa'da papaz oluyor, bizde de imam olacak... Fahişeler Meclis'e girecek" anl***** geliyordu!..
Gümrük Birliği'ni "ÖLÜ DİRİLTME İLACI" olarak gören, TÜRKİYE'nin kurtuluşunu sadece oraya bağlıyan Çiller de, bu başarısından(!) sonra, Demirel'in cümlesini kullandı... Vazgeçmediği için de kendini sonunu hazırlamış oldu, 1996'da oyu %12'lere düştü. Ancak RP ile koalisyon kurup MİLLİYETÇİ davranmaya başlayınca toparlandı.
(31)- Nasreddin Hoca'ya sormuşlar, "Eski ayları ne yaparlar?" diye... "Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar, Demiş!..
Bizde de başarısız başbakanları cumhurbaşkanı yapıyorlar!.. Böyle bir "terfi" mekanizası, sadece bizde var!..
Gözümüz kaldı sanılmasın... Hayır!.. Endişemiz şu ki, başarısız milletvekilleri için Bakan koltuğu icat etmek mümkün... Ama Cumhurbaşkanlığı makamı bir tane!.. Bu kadar başarısız parti lideri, başbakan için bir koltuk yetmez ki!.. Başka çare bulmak lazım.
Biz deriz ki, en iyisi hepsini ÇÖPE ATMAK!..
(32)- Bazıları Menderes'i, Özal'ı "evliya" ilan etmeye kalkmış, onlara "özel" kabirler yaptırmıştır.
Eminiz ki, hayırlısı ile Demirel de ahırete intikal edince, ona da bunu yapmaya kalkanlar çıkacaktır.
İşin enteresanı, bütün yaygaraya rağmen, TÜRK İNSANI Menderes'e de, Özal'a da düşkün değildir!.. Onların BATICI yönlerini hazmedememiştir. "Nallı Baba" türbesi bile onlarınkinden fazla ziyaret edilir.

devamı altta
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
tarih sevdalısı
Site Emektarı
avatar

Yaş : 36
Nerelisiniz? : Kayseri
Kadın
Kayıt tarihi : 18/10/07
Mesaj Sayısı : 369
Puanlar : 12011

MesajKonu: Geri: İSMET İNÖNÜ KİM?   Paz 03 Şub. 2008, 13:17


1729'da ZEAMET usülü kaldırıldı... Zeamet kaldırılınca DEVLET'in toprakları sahipsiz kaldığı için, kapanın elinde kaldı... Yaygınlaşan İLTİZAM usülü sorunu çözmedi. Mütegallibeler, toprak ağaları peydah oldu. Bazıları kendileri asker toplayıp DEVLET'e kafa tutmaya başladılar... Rumeli'de Pazvantoğlu, Çorum'da Çapanoğlu bunların en azılıları idi. Bilhassa mülkiyetin baştan beri varolduğu Doğu'da ağalar beyler yeni topraklara da el koyup bunları tescil ettirmenin yollarını aradılar.
1826'da YENİÇERİ OCAĞI kaldırıldı... YENİÇERİ OCAĞI'nın kaldırılmasından sonra yeni ordu hemen devreye giremediğinden ülkelerde büyük karışıklıklar yaşandı... Hatta Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu çıkan ihtilaf üzerine Konya'ya kadar dayandı.
TANZİMAT işin tuzu biberi oldu... 1839'da eski toprak kanunları kaldırıldı... 1858'de serbest çiftçiliği getiren, alım satıma izin veren ARAZİ kanunu yürürlüğe girdi... Böylece TOPRAK'ta ŞAHSİ MÜLKİYET ve TAPU uygulaması başladı... Arazi beşe bölündü:



1- Arazi-i Memlüke: mülkiyete geçirilebilen topraklar
2- Arazi-i Mevkufe: vakıf toprakları
3- Arazi-i Emiriye: Hazine'ye ait topraklar
4- Arazi-i Metruke: müşterek köy arazisi, yol, çarşı, pazar yerleri
5- Arazi-i Mevat: ölü, işlenmiyen topraklar
Aynı şekilde vergilerin 1. Süleyman'dan beri mültezimler, ayan tarafından toplanması usülüne de son verildi... Vergi memuru da maaşlı oldu. Aşar vergisi bütün ülkede onda bir olarak tesbit edildi. (1840)
"Yenilikçi" diye yutturulan 2. MAHMUD, YENİÇERİLER'i topa tutunca, ve hemen arkasından TANZİMAT rejimi gelince, çözülme başladı... Ayan takımı başıboş kaldı. Toprak ağasına dönüştü... 1858'de Arazi Kanunu çıkıp tapu verilmeye başlanınca bunlar DEVLET'e ait olup ta köylünün işlediği hemen bütün toprakları kendi mülkiyetlerine geçirdiler... BATI'daki FEODALİTE'ye benzemese de yarıcı, murabacı tarzı topraksız bir köylü tabakası oluştu. Ağalık, beylik türedi... Aşar vergisini DEVLET adına toplayan bir EŞRAF sınıfı türedi. Bunlar zenginleştikçe köylü yoksullaştı.
Cumhuriyet'le birlikte bu karışık duruma Ermeniler ve Rumlar'ın terkettiği topraklar eklendi... Binlerce hektar toprak kapanın elinde kaldı... Ayrıca ormanlar, mer'alar yağmalandı... Menderes dönemi ile birlikte gecekondular ile şehirlerdeki hazine hatta tapulu araziler işgal edildi... "Mülkiyet hakkı kutsaldır" diyenler, oy uğruna ne DEVLET'in mülkünü, ne de şahıslarınkini korudular.
(26)- İktidarda olanlar kendilerine karşı ayaklananları asma hakkına sahiptirler!.. Ancak vatana ihanet edenlerin, kaatillerin de asılması aynı şekilde gereklidir... İsmet'in birini uygulayıp, diğerine karşı çıkması; çifte standart göstergesidir.
(27)- Bu kişinin daha sonra kendi başbakanlığında çıkardığı "kapıcılar yasası" da milletin başına dert olmuştur... Dağdan gelip külhanbeyi gibi davranan, hiç iş yapmayan, apartman sakinlerini taciz, hatta tehdit eden kapıcılar işten atılamaz hale gelmiştir... Hele 1977-80 döneminde yasadışı örgütler kapıcıları "devrim olduğunda, apartmanları siz idare edeceksiniz" diyerek teşkilatlandırmışlar, adeta ajan gibi kullanmışlardır... O dönemdeki pek çok suikastte saldırıya uğrayan kişinin oturduğu apartman kapıcısının mutlaka payı vardır... Ve tabii Ecevit'in de vebali!
(28- Bu konuda duyduklarımız korkunç boyutlardadır... Bazı maden mühendislerinin, Maden Teknik Arama Enstitüsü'nde çalışırken tesbit ettikleri madenleri DEVLET'ten gizledikleri; sonra emekliye ayrılıp kendi adlarına ruhsat aldıkları, veya bu bilgileri yabancılara satıp onlarla ortak çalıştıklarını öğrendik... Ayrıca tahlillerin gerektiği gibi yapılmadığı, çoğu zaman başka maddeler ile karışık bulunan değerli elementlerin ziyan olup gittiği de bir gerçektir.



Bu konuda duyduğumuz bir rivayeti, uzmanların ilgilenmesi dileğiyle naklediyoruz: 1970'li yıllarda Bulgarlar'a Muğla civarındaki bir madenden kömür satılmaktadır...Bir ara makinalarda arıza olur. Kömür işletmesi, oradan çıkan kömür yerine Kütahya kömürlerinden göndermeyi teklif eder... Ancak Bulgarlar kabul etmezler. Bizimkilerin Kütahya kömürünün çok daha kaliteli olduğunu söylemeleri dahi onların fikrini değiştirmez. Bunun üzerine madenciler kuşkulanırlar ve Muğla yataklarından çıkan kömürü tahlil ettirirler... Kömür yatağının civarında Uranyum bulunduğu, Bulgarlar'ın aslında o kömürü Uranyum için satın aldıkları tesbit edilir!..
Doğru mu, bilemeyiz...Ancak 1993'de Kırgızistan'da Kanadalı Kumtor şirketinin 3500 metrelik dağlarda altın arama ruhsatı için bir başbakanı trafik kazasında(!) öldürttüğünü, gözünü altınla birlikte bulunan uranyuma diktiğini biliyoruz!..
Ayrıca yabancı şirketler tarafından açılıp petrol bulunduğunda kapatılan kuyular, işletilmeyen madenler de bu soygunun bir parçasıdır... 1996 yılında ERBAKAN, Balıkesir'deki SODA madenini işletmeye açarak ABD tekelini kırmaya kalkınca, başına gelmedik kalmadı. Batılılar şimdi de BOR ve TORYUM madenlerimizi ele geçirmeye çalışıyorlar!.. Çünkü geleceğin yakıtı HİDROJEN için BOR, temiz nükleer enerji için de TORYUM gerekli!

(29)- Biz hep söyleriz... EKONOMİ, SANAYİ, TARIM hep bir savaştır!.. Düşman daima sizin üretiminize, piyasa payınıza göz diker!.. Tıpkı ülkenizi işgal etmek istediği gibi, bunları da teslim almak; kendine tabi kılmak ister. Bu yüzden yapmıyacağı şey yoktur!.. Zararlı böcek, hastalık sokup pahalı ilaçlarını satmaya çalışır... Ürünün kalitesini düşürüp kendisininkinin değerini arttırmayı amaçlar.
O yüzdendir ki, "tarım uzmanı" niteliğindeki kişileri birer ajan gibi kabul edip her hareketlerini takip etmek, tavsiye ettikleri hususları, "yardım" diye verdikleri malzemeleri laboratuvarlarda iyice tahlil edip denemeler yapmadan kullanmamak gerekir.
(30)- Tansu Çiller de böyle yükseldi, iktidara geldi... Yalnız o da Demirel'in hatasını yapmaya başladı.
Demirel'in sonunu getiren, seçim konuşmalarında "Avrupa'da ne varsa, bizde de olacak!" sloganıyla ortaya çıkmasıdır!..
Bu ifade, "Biz de Avrupa kadar uçkuru düşük, ırzı kırık, uyuşturucuya, alkole müptela olacağız... Filimlerde gördüğünüz ana-baba saygısı bilmez, büyük hatırı saymaz çocuklar bizde de olacak. Gençler vurup kıracak, yakıp yıkacak... Homoseksüeller Avrupa'da papaz oluyor, bizde de imam olacak... Fahişeler Meclis'e girecek" anl***** geliyordu!..
Gümrük Birliği'ni "ÖLÜ DİRİLTME İLACI" olarak gören, TÜRKİYE'nin kurtuluşunu sadece oraya bağlıyan Çiller de, bu başarısından(!) sonra, Demirel'in cümlesini kullandı... Vazgeçmediği için de kendini sonunu hazırlamış oldu, 1996'da oyu %12'lere düştü. Ancak RP ile koalisyon kurup MİLLİYETÇİ davranmaya başlayınca toparlandı.
(31)- Nasreddin Hoca'ya sormuşlar, "Eski ayları ne yaparlar?" diye... "Kırpıp kırpıp yıldız yaparlar, Demiş!..
Bizde de başarısız başbakanları cumhurbaşkanı yapıyorlar!.. Böyle bir "terfi" mekanizası, sadece bizde var!..
Gözümüz kaldı sanılmasın... Hayır!.. Endişemiz şu ki, başarısız milletvekilleri için Bakan koltuğu icat etmek mümkün... Ama Cumhurbaşkanlığı makamı bir tane!.. Bu kadar başarısız parti lideri, başbakan için bir koltuk yetmez ki!.. Başka çare bulmak lazım.
Biz deriz ki, en iyisi hepsini ÇÖPE ATMAK!..
(32)- Bazıları Menderes'i, Özal'ı "evliya" ilan etmeye kalkmış, onlara "özel" kabirler yaptırmıştır.
Eminiz ki, hayırlısı ile Demirel de ahırete intikal edince, ona da bunu yapmaya kalkanlar çıkacaktır.
İşin enteresanı, bütün yaygaraya rağmen, TÜRK İNSANI Menderes'e de, Özal'a da düşkün değildir!.. Onların BATICI yönlerini hazmedememiştir. "Nallı Baba" türbesi bile onlarınkinden fazla ziyaret edilir.


Bilmiyenler için kısaca anlatalım: Adamın biri İstanbul'u taşının toprağının altın olduğunu duyup eşeğine binmiş, kalkıp gelmiş. Ama İstanbul'a varınca eşeği ölmüş... Adam bakmış ki, İstanbul'da "yatır, baba" bol; en karlı gelir kapılarından biri de türbe bekçiliği; eşeğini gömmüş... Üzerine bir "türbe" yapmış, "Nallı Baba" diye de bir levha koymuş... Kısa zamanda "Nallı Baba"dan medet umanlar sayesinde zengin olmuş!...
Latife bir yana, TÜRK İNSANI gerçekte sadece ATATÜRK'ü sever!.. Ona yapılmış olan türbeyi samimiyetle ziyaret eder... Tek şikayeti o mekanın bir gösteriş yeri haline gelmesi, rahatça bir FATİHA bile okuyamamasıdır.
(33)- İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ'ne ek olarak verdik, ama burada tekrarlıyalım: Kendini hızlı "******çü" sayan Ahmet Altan adlı kendini bilmez yazdığı makalede ATATÜRK'ün "dinsiz" olduğunu sözde ispata çalışıyor.
Bir de Mustafa Ekmekçi diye biri vardı. Yıllardır TÜRK İNSANI'na domuz yedirmeye çalışırdı... Domuz etinin faziletinden bahsederdi. Bilmezdi ki, Avrupa ve Amerika'da domuz eti ucuzdur, ama makbul değildir!..
TRT'de gösterilen "Jefersonlar" dizisinde(1993), bu kişinin komşuları tarafından ayıplanmamak için çok sevdiği domuz yahnisini gizli gizli pişirişini hikaye eden bir film de yayınlanmıştır.
Hal böyle iken hâlâ ısrar niye?.. Kendin yemek istiyorsan, piyasada var, al ye!.. Çok istiyorsan Gavuristan'a git, doya doya ye!.. Ama gizli ye ki, onlar seni ayıplamasın!
Aziz Nesin denen kişi de ilhamını kaybedip mizah yapamayınca, küfür etmeye, dine çatmaya, "Şeytan Ayetleri" ile uğraşmaya başladı...Yahu, senin dinsizliğinle imansızlığınla uğraşan var mı?.. Sen niye milletin inancı ile uğraşıyorsun?.. Yoksa siz "aydınlar"ın "laiklik" anlayışı böyle mi?..
Peki, bu adamların bu kadar şikayetçi oldukları, %99'u MÜSLÜMAN olan bir ülkede ne işleri var?.. Kendilerinin değişmesi bu kadar kolay iken, bir de ATATÜRK'ü alet edip 60 milyon insanı dinden imandan etmeye çalışmaları ne ile izah edilir?..
(34)- Bu kişilerin bir kısmı 1975'den itibaren Halk Evleri'ni ve CHP'yi ele geçirmiş, Sovyet sempatizanı solcu kisvesi altında Kürtçü-Alevi bölücülük yapmışlardır!..
Ecevit te 1977 yılında bu oyuna geldi. Adalet Partisi'nden bakanlık vererek transfer ettiği Şerafettin Elçi adındaki hain, Kürtçe imtihan yaparak Bayındırlık Bakanlığı'na eleman aldı!.. Gümrük Bakanı olan Mataracı mafyanın adamıydı, kaçakçılık yapan bir gemiyi bizzat giderek ekiplerden kurtardı!... Bu kişiler İDAM edilmeleri gerekirken hâlâ ortalıkta dolaşıyorlar.
1991 yılında İsmet Paşa'nın kendisinden de beceriksiz oğlu Erdal efendi, başında olduğu Sosyal Demokrat Halkçı Parti'yi Kürtçü DEP ile ittifaka soktu, güneydoğu illerinden 20 kadar Kürt militanın Meclis'e girmesine sebep oldu!..
İsmet'in çömezinin bağrına bastığı militanlar torunu, *** gerilla komutanı Sakıp Sakık'ın kardeşi, ve 12 Eylül öncesinde tehditle ve sadece 4000 oyla Diyarbakır Belediye Başkanı seçilmiş olan militan Mehdi Zana'nın karısı da vardı!..
Bunlar daha ilk gün Meclis'te yemin töreninde Kürt bayrağı açmağa kalktılar!.. Hemen der dest edilip hapse tıkılmaları gerekirken, 3 yıl lojmanlarda oturdular, MİLLET kesesinden 60 milyon aylıkla beslendiler!.. DEVLET harcırahı ile Avrupa'ya gidip "Kürt kongreleri"ne katıldılar. Azılı bir bölücü olan Kamer Genç SHP'den Meclis Başkan Vekili seçildi!. Bir önceki de eski DİSK ve Kürt militanı Fehmi Işıklar idi. Yani Demirel yurt dışına gitse, Cindoruk ta hasta olsa, bu herifler TÜRKİYE CUMHURİYETİ'ni temsil edecek mevkiye geldi!..
ATATÜRK'ün astığı vatan hainlerinin zihniyetini TBMM'ne taşıyan İsmet'in oğlu, "demokrasi" diye diye ülkeyi ikiye bölüyordu!..Cezasını gördü mü, dersiniz?.. Ne gezer!.. 50. hükümette Dışişleri Bakanı oldu!.. Kürtçü Mehmet Moğoltay, dönme Ercan Karakaş, eski Rus ajanı Aydın Güven Gürkan da birer koltuk kaptılar... Zaten parti başkanı Kürt asıllı Hikmet Çetin'di!..
Ne dersiniz?.. Biz TÜRKLER için "eşit haklar" isteme zamanı gelmedi mi?. Silahı kapıp, YENİDEN MİLLİ MÜCADELE için dağa çıkmaktan başka çaremiz kalmadı da!..
(35)- Aslında bu sahte "******çüler" ile ATATÜRK düşmanları arasında bile cibilliyet bakımından fazla fark kalmadı... SHP (CHP) Kürtçü, DEP, HEP, HADEP de Kürtçü!.. DYP, ANAP Batıcı, HADEP de BATICI...Bazı "dindar"geçinenler de BATICI ve Kürtçü!
Bunda şaşacak bir şey yok!.. Sahte "******çü", aslında ATATÜRK DÜŞMANI'dır!.. Sahte "dindar" aslında, DİN DÜŞMANI'dır!.. Kürtçü, bölücü de ATATÜRK DÜŞMANI'dır... Bu sebepten hepsi aynı noktada buluşurlar!...

----------------------

KAYNAKLAR:

- Atilla İlhan, Hangi ATATÜRK?
- İsmet Bozdağ, Kemal Tahir'le Sohbetler
- İsmet Bozdağ, Bitmeyen Kavga
- Kemal Tahir, Hür Şehrin İnsanları 1-2
- Kemal Tahir, Kelleci Mehmet
- Yakup K. Karaosmanoğlu, Politika'da 45 Yıl
- Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, Kutsal Barış 1-15
- Şevket Süreyya Aydemir, 2. Adam 1-3
- Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam
- Feridun Kandemir, Rauf Orbay
- Kamran İnan, HAYIR Diyebilen Türkiye, Timaş Yayınları
- 20. Yüzyıl Ansiklopedisi 4, Tercüman Yayınlar

Bitti
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
İSMET İNÖNÜ KİM?
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: ÖĞRETMENLİK ve ARADIKLARI HERŞEY :: SİZDEN GELENLER :: Tarih'imizden-
Buraya geçin: